Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Fuhuş ya da seks , Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasal olan bir iş olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan , yürürlükte olan Ceza Yasası’nın seks işini ve
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Fuhuş ya da seks, Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasal olan bir iş olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan, yürürlükte olan Ceza Yasası’nın seks işini ve genelevlerin kurulmasını düzenleyen tüm hükümleri, seks işçilerini sadece kadın/lar olarak tanımlamakta. Ve o kadınlara (devlet kontrolünde) korkunç bir aşağılama, zulüm, tecrit uygulanmakta. Kadın, mal (meta) olarak para karşılığında erkeklere satılmakta. Genelevler tarih boyunca sistemleştirilmekte (daha doğrusu "iş merkezi" haline getirilmekte), “istihdam alanı” olarak kurumsallaştırılmakta. Buraları, korkunç birer erkeklik mabetleri olarak anılmakta.

    CÜCENOĞLU’NUN OYUNU
    Usta tiyatro yazarımız Tuncer Cücenoğlu, 1983 yılında yazdığı, Türkiye’nin pek çok ilinde ve Makedonya ile Rusya’da defalarca perde açan ünlü “Kadıncıklar”ında bu konuya eğilmiş. Bir fiilin, suç olarak düzenlenirken toplumsal ahlak ve halkın istekleriyle birlikte sosyal gerçeklikler, zorunluluklar ve de en başta toplumsal yarar gözetilerek ve bu doğrultuda fiilin topluma verdiği zararla orantılı bir yaptırım öngörülerek güce kavuşturulduğunu gözlemleyerek işe başlamış. Kof kabuklardan arınmış, sağlam temellere dayalı bir oyun ortaya çıkarmış.

    “KADINCIKLAR”DA ERDAL’IN YAPTIĞI DEĞİŞİKLİK
    "Kadıncıklar”ı, 2007-2008 sezonunda Sadri Alışık Tiyatrosu sahnelemeye başladı. Kalabalık kadrolu oyunu Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda olduğunca bu kere de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun başarılı sanatçılarından Galip Erdal sahneye taşımış. Taşırken, oyunu eski genelev çalışanlarından Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in, genelev çalışanlarının sorunlarını çözmek amacıyla 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde İstanbul'dan bağımsız milletvekili adayı olduklarını açıklamalarının radyo/televizyonlardan yayınlanmasıyla başlatmış. Karaköy Zürafa Sokak'taki genelev kapısının önüne, Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan'la gelen Tükrükçü ve Ermez, burada: ''Hayatsız kadınlar için, vesikalı bağımsız milletvekili adayı olarak siyasi parti liderlerini geneleve davet ediyorum'' diye yazılı pankart açmışlardı ya, işte o haberin yayınlanmasından sonra, oyunun başına ve ortasına oturttuğu birer eklemeyle oyunu günümüze taşımış. 1983 yılına dönüşü iki “flashback”le yapmış.

    GALİP ERDAL İYİ YAPMIŞ
    Galip Erdal bu yolu yeğlemekle iyi etmiş. Oyun açılmadan yinelenen kısa ve tekdüze bıktırıcı, sinir bozucu müzik, nasıl “kadıncıkların” yaşamındaki monotonluğu, sıkıntıyı, daralmışlığı kestirme yoldan seyirciye geçiriyorsa, bölüm başlarına eklediği iki kısa tabloyla yıllar arasında akan sulardaki değişmezliğini göstermiş. Oyuncu tarafından boğumlanan, oyuncunun sesiyle ve sahnenin yorumuyla renklenen replikleri, metinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve sahnelenişi nedensel bir ilişki içinde ele almamış, bağımsız iki bütün olarak kavramış. Bu iki bütünü açıklama, yineleme ya da ne bileyim yorum hatırına dahi bir araya getirmemiş.

    BİLİNÇLİ TEMPO ÇÖKERTME
    Galip Erdal, sahne dizgelerinin farklı ritimlerini başarıyla düzenlemiş, ritmik çerçeveleri iyi saptamış, bunların sonucu olarak global ritmin algılanışını da sağlamış sağlamasına da, Tuncer Cücenoğlu’nun oyun için yazdığı şarkı sözlerinden üçünü Devrim Önder Akın’ın özgün müziği eşliğinde kullanarak (“İnsan değil insancık /Kadın değil kadıncık / Gerçeği dünyamızın / Kadıncıklar, insancıklar…” dörtlüğüyle başlayanına itirazım yok) neden ritmi çökertmiş anlayamadım. Hele Apo’nun şarkısının ardından tempo yerlerde… Düşündüm, işin içinden çıkamadım. Bir de, İnci’nin öldürülmesinin ardından gelişen final tablosunda, onca bağırtı çığırtı arasında (Tuncer Cücenoğlu’nun metni gereği) elinde bavuluyla yeni kızın (sermayenin) içeri girişini neden işlememiş, işin orasını da kavrayamadım.

    YARATICI KADRO
    Galip Erdal, Devrim Önder Akın’ın oldukça iyi müziğini duraklama anlarında ya da black-out’larda sahnenin noktalanması için kullanmamış. Müziği anlatım aracı yapmayı denemiş. Akın’ın müziği, atmosfer yaratmaktan bu nedenle mi uzak, bilemem, ama oyun içinde müzikle çağrıştırılan sevinç, acı, kaygı, korku, arzu, doyum, doluluk gibi çeşitli ruh durumlarının hiçbirinin bulunmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim.

    Çolpan İlhan’ın kostümleri “matluba” fevkalade uygun. Yekta Özdemir, yazarın isteğine neredeyse birebir uygun bir çevre düzeni hazırlamış. Aksesuarlar da yerli yerinde. Divan, masa, teyp… Sadece, telefonun kumbarasını unutmuş. Bir de, duvarlara “muzır” film afişleri yerine, gene yazarın isteğine uygun son derece acemi işi yağlıboya tablolar koysaymış…

    Harun Özden, ışık tasarımını yaparken ters ışıkların renklerini hiç mi hiç umursamamış. Umursamadığından, fon aydınlatmasında kullandığı renkleri ters ışıklarda da kullanmadığından, fon ile sahne ışığı arasındaki bağlantıyı kuramamış. İzleyicinin, ışığın fondan geliyormuş “zehabına” kapılmasına neden olmuş.

    SAKM OYUNCULARININ TOPLU BAŞARISI
    Ben öncelikle sanata saygının temel değer olduğu, verimli, yaratıcı, akademik bir paylaşım ortamı oluşturma yoluyla, çağdaş, bilgili, entelektüel birikimi olan, beklentileri aşan, fark yaratan ve sanat içerikli hizmetler geliştiren Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin (SAKM) genç oyuncularını kutlamak istiyorum. Derviş Tezcan, Ahmet Ferhat Göçmen, Ramazan Ilgar, Ayşın Çukadar, Anıl Kurtuldu, İsmail Sağır, Ömer Yiğitoğlu, Mahzun Yıldırım, Gökhan Atasoy, Arzu Oruç, Şeniz Kurultay, Nihan Sevinç görevlerini titizlikle, dolayısıyla kusursuz olarak yapıyorlar. İçlerinden Çisil Oral’ın, canlandırdığı karakteri hedeflerine ulaştırmak amacıyla doğru şablonlar üzerinde çalıştığı belli oluyor. “Sabırsız ve çekingen müşteri” Burak Türker de, tiyatromsu oyunculuktan uzak oyun tutuşuyla dikkat çekiyor.

    Bekçi Rüştü’de Ömer Duran, fiziksel doğasının zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamayacağını daha bilmiyor. En küçük bir içtensizliğin, geri kalanı yıkıma uğratacağı ve oyunu bulanıklaştırabileceği Apo rolünde Kadir Çermik eleştirmen pertavsızı altına alınacak denli başarılı. Hayriye’de Yeşim Kızılgeç, her aksiyon ve deviniminde daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etme çabasıyla ciddi anlamda dikkat çekiyor. (Örnek olarak Neriman’ı dövme tablosunu gösterebilirim.) Oya İnci, bilinçaltına yerleştirdiği yaşı geçkin genelev sermayesi Mehtap’ı içsel varlığının her parçasıyla doygunlaştırıyor, Mehtap’ı büyülüyor, giderek Mehtap, Oya İnci’ye, Oya İnci Mehtap’a daha derinlemesine sahip oluyor.

    Artist olmak için İstanbul’a gelen genelev çaycısı Parlak’ta Kerem Alışık, sahnede duygularını her daim devindirebilmeyi ve bu sayede fiziksel güdülerine de yaşam vermeyi, böylelikle yönelimlerini kolayca bulmayı başarmakta. Müthiş sempatik bir Parlak çiziyor.

    Sıra Songül Öden’e geldiğinde, Öden’in kulağına: “Aman ha sakın ola tiyatroyu bırakma” demek geliyor içimden. Öden, âşık olduğu adam tarafından geneleve satılan “taze” sermaye İnci’ye oyuncu yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanarak can veriyor. Ve Nurseli İdiz… Becerikli bir yüreğin kurnazlığı, bir coşku karmaşası, aksiyona yönelten beklenmedik itiler… Bu kıpırtıları duyumsuyor Nurseli İdiz ve Neriman’a öyle yöneliyor.

    Esasında, ben size bir şey deyivereyim, bu oyun her şeyiyle izlenilmeyi hak ediyor. __________________

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. Bir fizik terimi olarak Dalga, uzayda yayılan ve sıklıkla enerjinin taşınmasına yol açan titreşim olarak tanımlanır. Genelde faşizmin özelde Alman faşizminin evrim süreci de böylesine bir titreşimin yaydığı engellenemez enerjinin ürünüdür. Birinci Dünya Savaşı sonrası ortaya Almanya’da ortaya çıkan Büyük Buhran’dan güç kazanan Adolf Hitler Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yapmıştır. 1933’te Almanya’da Başbakan olarak görev yapan Hitler, propaganda konusunda başarılı, orta ve alt tabakanın ekonomik istemlerine hitap etmeyi başaran “karizmatik” bir liderdi. Söylemlerini anti-semitizm, anti-komünizm ve nasyonalizm oluşturuyordu. Halkla buluştuğu andan itibaren Hitler, iç ve dış politikada saldırgan ve istilacı bir tutum izlemiştir.

    Reinhold Tritt’in gerçek bir deneyden ve sonucundan yola çıkılarak kaleme aldığı Dalga oyununda, Hitler’in ve faşizmin engellen-e-meyen yükselişinin tarihi bir fon oluşturduğunu, baskı ve otoritenin bireylerin zaafları üzerinden temellendirilerek ezici iktidarlarını kurduğunu görürüz. 1967 yılında Palo Alto, California' da Cubberley kolejinin Dünya Tarihi sınıfında 1 gün sürecek şekilde başlayan bir deney 5 gün sürmüş ve 300 ' den fazla öğrenci bu hareketin üyesi olmuştur.

    Oyunda da tarih dersinde Alman Faşizmi’nin katliamlarını anlatan Ben Ross’un yakın geçmişlerine ilgisiz, lümpen ve belleksiz gençleri bir “disiplin” deneyine tabii tutmak ister. Kısa süreli bir deney olarak başlayan harekete gerçek bir “harekette” olması gereken her şey eklenir: bir slogan, bir sembol ve bir selamlaşma. Fakat içine giren herkesi titreşimine dâhil eden Dalga hareketi sonunda Büchner’in dediği gibi kendi çocuklarını yer. Ya da en çok kendi çocuklarını yer. Deney fikri, Alman halkının, 4’te 1’ine denk gelen Nasyonal Sosyalistlerin yaptıklarına kayıtsız kalmalarının nedeninin sorgulandığı ve cevabının bulunamadığı anda gündeme gelir. Bu bir itaat deneyidir ve bu deney Dr. Frenkestein deneyinde olduğu gibi ortaya kontrol edilemez bir canavar çıkartır. Ve fakat tarihte yaşananlar bir deneyden çok daha fazlasıdır.

    1990 yılında Alman yazar Reinhold Tritt' in yazdığı oyun Almanya' da "Yılın Oyunu" ödülünü kazanmıştır. Nazilerin katliam görüntüleriyle başlayan oyun Şakir Gürzumar tarafından hareketli ve devingen bir reji konseptiyle sahnelenmiş. Öğrencilerin oturdukları sandalyelerden fondaki kanatlı küplere kadar tüm dekor ve aksesuar öğeleri tekerli ve çok yönlü hareket özellikleriyle sahne üzerindeki devinimi besliyor. Öğrencilerin hızları, tartımları ve enerjileri de konsepti tamamlar nitelikte ilerliyor. Oyun metninin yapısındaki dinamizm Gürzumar tarafından sahne öğelerinin tümünün başarılı şekilde kullanımıyla sahneye yansıtılmış.

    Oyundaki, çevriden kaynaklandığı şüphesi yaratan, kimi benzetmeler, özel kullanımlar, idiomlar oyunun bütünündeki anlatım dilini sekteye uğratıyor. Oyunun künyesinde bir dramaturg ibaresinin geçmemesi bu ve benzeri hataları doğuran ana neden olabilir. Politik gündemimizle birebir uyuşan, haklı ve sert eleştirileri içinde barındıran, muhalif, yargılayıcı ve düşündürücü bu oyunu genç ve kalabalık bir kadroyla özel bir tiyatronun sergileme cesaretini takdir etmekle birlikte, metnin mühendisliğini yapacak olan, anlam kodlarını çözümleyip sahneyle metin arasındaki köprüyü kuran dramaturg olgusuna bu kadar özensiz yaklaşmanın kabul edilemez olduğunu belirtmek isterim.

    Oyundaki temel rahatsızlık bu dramaturgik yaklaşımın eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu eksiklik, tiyatro için en korkutucu hatalardan birine, hülasa oyunun sözünün yanlış anlaşılma ihtimaline kadar götürüyor. Çünkü oyunun sonunda dalga hareketinin özelinde bu tür oluşumların olumsuzlanması söz konusu fakat bu durum öyle bir genelleme içinde sunuluyor ki her türlü örgütlenme, sendikalaşma ve mücadele bu tanım ve eleştiri altına girebilir. Hele de bu hareketin özgürlük, kendini ifade, hak arama söylemleriyle yapıldığı düşünülürse b çelişki daha da belirginleşiyor. Oyun, bir gelişim sürecini anlatan yapısı nedeniyle kesintisiz bir anlatıma sahip. Oyunun tek perde olması devinimi sağlayan nedenlerden biriyken dekor değişimi için harcanan zaman kesintisiz akışa tezat oluşturmuş. Genç oyuncuların vücut formlarında tartımı kaçırdıkları anda bu tezat kendisini oyunculukta da ortaya koyuyor. Tecrübeli oyuncular Levent Ülgen ve Ayçe Abana kimi zaman TV’deki popüler karakterlerinden izler taşısa da genel olarak sempatik oyunculuklarıyla rollerinin altından kalkıyor. Genç oyuncuların çevirideki idiomlardan ve dramaturgi rötuşunun eksikliğinden de kaynaklanan abartılı tavırları kimi zaman rahatsız ediyor. Genç oyuncu Serhat Teoman, diksiyonu ve kontrollü oyunculuğuyla kendini belli ediyor.

    Don Kişot Prodüksiyonun Dalga oyunu, Türkiye’deki tiyatro “piyasasının” içinde bulunduğu durum düşünülünce, gerek genç kadrosuyla gerek oyun seçimiyle yel değirmenlerine karşı savaştığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Türkiye’de hele de bu süreçte bir özel tiyatronun bu cesareti ve sağduyuyu göstermesi takdir edilecek ve desteklenmesi gereken bir hareket. Bu açıdan Don Kişot’u desteklemek için Dalga kaçırılmaması gereken bir hareket. __________________


  3. Bize biçilen rolü "Ilımlı-İslam devleti" olmayı kabullenirsek, ne Expo kazanabiliriz ne de ayırımcılığı önleyebiliriz...

    Bugün Uluslararası İstanbul Film Festivali açılıyor. 27. kez açılıyor.... Yaşamımın 27 yılına damgasını vurmuş filmler, anılar, anlar... Yüreğimde Onat Kurlar'ın ve Yavuzer Çetinkaya'nın fısıldadıkları... Hülya Uçansu'ya göz kırpıyorum... Sinemanın gücü... Derken, Cladio Cardinale çağrışımları... (Hayır hayır, bunları yazmanın sırası değil şimdi...)
    nbsp; Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı açıklandı. Heyecan verici bir program! Kıpır kıpır, genç, alternatif arayışlar, sorgulamalar... Aslan arkadaşım festival direktörü Dikmen Gürün!

    Yaşasın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı!

    (Hayır hayır, bunları da yazmanın sırası değil şimdi...)
    Şimdi içimden yalnız ve yalnız İzmir'i kucaklamak, İzmir'e sarılmak, İzmir'i okşamak, okşamak, okşamak geliyor!

    Ben de televizyonun yanlış haber alma ağına yakalanıp sevinenler arasındaydım; telefonlarda uçuşan kutlamalar, kahkahalar ve kucaklaşmalar arasındaydım... Ve sonra o korkunç düşüşü, düşkırıklığını ve hüsranı yaşayanlar arasındaydım...

    Expo 2018'i neden İzmir değil de Milano aldı diye çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Hepsini okudum dinledim ama yine de eksik bir şeyler vardı... Çooook uzun yıllar Expo'nun bilincinde olmamak; belleksiz toplum olmak;yarış hazırlıklarına geç başlamak; önceleri sanki yerel bir olaymış tavrı sergilemek; topyekün seferberliği çok sonraları kalkışmak... Bütün bunlar tamam da, yine eksik bir şeyler vardı...

    Gönlüme en yakın açıklama yine de şuydu: Hem bu yarışa "Herkese sağlık" gibi çok iddialı bir sloganla gireceksiniz, hem de yüzyıllar önce herkese sağlık dağıtan, sağlık kaynağı olan, bilinen en eski sağlık merkezlerinden biri olan Allianoi antik kentini gözden çıkaracaksınız! Elli yıl hizmet görecek bir baraj için, alternatif aramaktansa, yüzlerce yıllık kültür, sanat ve tarih birikimini yok sayacaksınız... Dünya, Bergama ve çevresine belli ki, bizlerden daha duyarlıydı! Yine de içimdeki eksiklik duygusu ortadan kalkmamıştı... Sonra... Paris'ten yazan Hikmet Çetinkaya'nın yazısındaki kimi satırlar, birden eksiği tamamlayıverdi!

    Paris Kongre Sarayı'ndaki genel kurulu anlatan dünkü yazısından alıntı yapıyorum:

    "İtalya Başbakanı Romano Prodi, konuşmasında Türkiye'de son yıllardaki antilaik gelişmelere gönderme yaparken aynen şöyle dedi: ‘Dinsel fundamentalizme karşı, kadınların hak ve özgürlükleri için oyunuzu bize verin..."

    Onların ve bizim ikiyüzlülüğümüz

    Ah evet, Avrupalılar, Expo 2018 için oy toplamak istediklerinde Türkiye'deki anti-laik gidişattan dem vururlar, birdenbire bu gerçeği görüverirler! Dinsel fundamentalizme karşı, ve özellikle kadınların hak ve özgürlükleri için yanıp tutuşuverirler!

    Ama aynı Avrupalılar, Anayasa Mahkemesi'nin AKP hakkındaki kapatma davasında, nedense bu gerçekleri bilmezden, duymazdan geliverirler.

    Çok merak ediyorum, AB'nin genişlemeden sorumlusu Olli Rehn, Romani Prodi'nin bu konuşmasını duydu mu, duyduysa ne tepki verdi? "Sen bir çuval inciri berbat ediyorsun AKP ile Türkiye laikleşiyor, demokratikleşiyor" demedi mi!

    AB ve ABD ikiyüzlü, tamam bunu biliyoruz. Ya biz?

    Önceki gün elime geçen Eğitim Reformu Girişimi (ERG)'nin raporu utanç verici, çarpıcı gerçekleri ortaya koyuyordu!

    -Okula gidemeyen her beş çocuktan üçü kız çocuğuydu!
    -İlk öğretimin ilerleyen yıllarında kız öğrencilerin erkek lere göre oranı hızla düşüyordu.

    -Ağrı, Bitlis, Muş, Şanlıurfa, Şırnak ve Van'da ilköğretimde kızların oranı erkeklerinkinin yarısıydı

    -2001-2 yılında 3. sınıfta 100 erkeğe karşın 90 kız öğrenci vardı... 2005-6 yılında 100 erkeğe karşı 75 kız... 2006-7 de 100 erkeğe karşı 75 kız liseye kaydolabildi. Yani 2001'den 2007'ye kız öğrenciler yüzde 25 daha çok fire verdi.

    Bunlar toplumsal cinsiyet açısından korkunç bir ayırımcılığı ortaya koyuyor. Ve en vahimi OECD ülkelerinde Türkiye dışında hepsinde son 20 yılda kadınlar lehine değişim var. Ama "Türkiye hariç" diye vurgulanıyor!

    Türban inatlaşması hala kızların okuyabilmesi içindir diyen var mı????

    Raporda bana, başbakanın önerisini hani kadınlara "en az 3 çocuk doğurun" tavsiyesini ve "bebekler berekeleriyle gelir" lafını anımsatan gerçekler de var:

    -Engelli çocukların uğradığı haksızlıklar (kaynak yok, olanak yok, eğitimleri yok!)...

    -İlköğretim çağındaki her üç çocuktan biri yoksul hanede yaşıyor...
    -0-6 yaş arası çocukların kenttekilerin %20'si, kırsal alandakilerin %40'ı yoksulluk sınırının altında.

    -6- 17 yaş grubunda 78 bin çocuk tarım işçisi...
    İkiyüzlülüklerimizle yüzleşme vakti çoktan geldi de geçiyor. Yalnız Avrupalılarınkiyle değil, kendimizinkiyle de...


  4. Neil Simon’a ait eser geçtiğimiz günlerde Serhat Nalbantoğlu rejisiyle Adana Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenerek seyirciyle buluştu. Takip edenler bilir, Simon Türkiye’nin yakından tanıdığı bir yazar. Hatta Sheaskpeare’den sonra oyunları en çok oynanan yazarlardan biridir. Oyunlarının bu kadar sıklıkla sahnelenmesini sağlayan temel etken, ele aldığı konuların gündelik yaşamlar ve malzemesinin insandan oluşması. Hem seyirci açısından sindirimi kolay, hem de teknik açıdan teferruat istemiyor. Neil Simon ; ''Obsesif Compulsive Disorde (takıntılı kişilik bozukluğu) '' nedeniyle kocası tarafından terk edilen Florence ile yıllardır yalnızlığını her biri başka alem olan kız arkadaşlarıyla kapatmaya çalışan dağınık Olive’nin aynı evi paylaşmasıyla yaşanan olaylar dizisini ,insan ilişkilerinde rastlanabilecek sorunları, hafif bir komedi üslubuyla sahneye taşımış.

    Neden ?
    Yıllardır farklı tiyatro grupları ve Devlet Tiyatrolarından defalarca sahnelenmesine rağmen hâlâ aynı oyunları ısıtıp seyircinin önüne sunmak neyin kavgasıdır? Bu bir işten kaçma stratejisi midir?

    Aynı oyunlara farklı yorumlar amenna! Ama gel gelelim izlemekten artık metni ezberlediğimiz, ilk on dakikasını izlediğimiz zaman sonunu tahmin edebileceğimiz türden Türk filmleri gibi hiçbir zenginlik katılmamış, hiçbir reji sağlanmamış bu oyunlardan neden vazgeçilemiyor?

    Onca başarılı Türk yazarlarımızın oyunları neden buzdolabı gören dramaturgda bekletilir?

    Hala gün ışığına çıkmayı bekleyen onlarca yabancı oyunlar neden unutulur?

    Yeni bir oyuna getirilecek yorumun zorluğundan mı korkulur?

    Onca kafa patlatan yazarımız var iken neden şevkleri kırılır?

    Neden oynanmamakta ısrar edilir?

    Hayır hayır yönetmene değil isyanım. Havuza atan heyete!

    Neil Simon
    New York'ta doğan Neil Simon, modern Amerikan tiyatrosunun en verimli ve başarılı yazarlarından biridir. Amerikan aile ve evlilik ilişkilerini çok iyi gözlemler ve son derece esprili ve akıcı bir üslupla anlatır.

    Broadway'de en çok oyunu oynanan yazar olan Simon, aynı yılda dört oyununun oynanmasıyla bir rekor da kırmıştır. Ticari tiyatronun en başarılı yazarlarından biri. Orta sınıf Amerikan yaşamına ilişkin komedyalarıyla ünlenmiş yazar.

    Gelelim sahnelenişine.
    Oyun Olive’nin evinde geçer. Perde açıldığında Olive’nin arkadaşları sahnededir. Etrafa saçılan kıyafetler, masa altında biriken çöplerle dağınık bir ev görüntüsü verilir. Metni destekleyen bu çalışma aynı zamanda Olive karakterini de ortaya çıkarmaktadır. Oyun tabuyla başlıyor. Sorulara verilen sıcak espriler oyun için iyi bir giriş oluşturuyor.

    Oyun, tamamıyla oyuncuların başarısına dayanıyor. Bir takım oyunculuğu içerisinde ele alınması gereken oyun , bireysel performanslara teslim edilmiş. Hal böyle olunca tüm oyuncular elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışsa da başarı ortalamalarının üstüne çıkamıyor.

    Bireysel performansların ön planda tutulduğu oyun, bir oyunculuk yarışı havasında sergileniyor. Polisle başlayan abartılı mizansenler oyun ilerledikçe diğer oyunculara da sıçrıyor. Hemen hemen her hareketine bir mizansen, her cümlenin altına bir komedi öğesi yaratmaya çalışmak ve bunda başarılı olamamak oyunun temeline doğrudan ters düşüyor.

    Cinselliği bir komedi öğesi olarak algılamak ne derece doğrudur bilinmez ama yer yer ucuz bir slogancılığa düşerek kişileri ve davranışları basit bir iyi kötü ayrımına indirgeyerek gelişi güzel sergilemenin etik olmadığını biliyorum.

    NHayır cinsel espriler beni rahatsız etmedi. Bu işten eğer biraz anlıyorsam seyirciye şirin görünmek, oyunun özüne ve demecine uygun düşen kahkahalar, kısacası seyirciden tepki bekleniyorsa, oyundan bağımsız cinsel esprilerin fayda getirmeyeceğini biliyorum. İlla böyle bir tutum sergilenmek isteniyorsa daha yaratıcı olmalarını tavsiye ederim.

    Gerçek başarı; oyunun kurgusunu sağlam temeller üzerine oturtarak sivrilmeye çalışmadan elinden gelenin en iyisini yapmak.

    Oyun; Nimet İyigün, Zeynep Hürol, Sema Öner Kelav, Burçin Börü, Derya Keyf, Şirin Çetinel, Murat Aslan ve E.Çağrı Turan’dan oluşan bir kadroya sahip. Tüm oyuncuları farklı yapımlarda izledim. Hepsi başarılı, dinamik oyuncular. Gel gelelim bu oyun için oldukça gelişigüzel, başarılı bir bütünselliğin kurulamadığı, toplu tavır ve tutumlarının gözardı edilmesinden tam bir çözüme gidilememiş.

    Ses ve vücut kullanımları yeterli olmasına karşın, canlandırdıkları kahramanlarla içli dışlı olamayan, inandırıcılıktan uzak, yapay oyunculuklar izledim.

    E.Çağrı Turan, Burçin Börü, Derya Keyf, Murat Aslan,Şirin Çetinel’i geçtiğimiz haftalarda başarısız bir güncellemeye karşın oyunculuklarıyla hayat veren ''Tartuffe '' adlı oyunda izledim. Sahnede neler başarabileceklerine tanık olduğumdan klasik bir reji kurbanı olduğunu söyleyebilirim.

    Serhat Nalbantoğlu ne yapmış? (!)
    Elbette bir oyunun yıllarca devlet tiyatroları etrafında tavaf etmesi yönetmeni bağlamaz. Yukarıda saydıklarım daha yukarıdakiler için geçerlidir.

    Türk tiyatrosunun yetiştirdiği en önemli yönetmenlerden biri olan Serhat Nalbantoğlu, bu oyun için yeterli zamanı harcamadığından sıradan,basmakalıp bir iş çıkarmış. Açıkçası pek bir şey yapmamış. Nalbantoğlu’nun yönetim tarzı bu değil!

    Zira Haldun Taner’in eşsiz eseri ''Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım'' ve yakın zamanda izlediğim Behiç Ak imzalı '' Tek kişilik şehir '' adlı oyunlarda neler yapabildiğine tanık olduğumdan bu oyun için daha fazla şey söylememe gerek yok. Eminim kendiside eksikliklerin farkındadır.

    Işın Mumcu, dekor tasarımının en başarılı temsilcisi.
    Sahnenin en soluna yemek masası, en sağına iki tekli, bir üçlü olmak üzere bir koltuk takımı, duvarlardaki tablolar ve dizaynıyla her halinden elit bir ev olduğu hissini verilen, koltukların üstüne serpiştirilmiş kıyafetler ve masanın altındaki çöplerle oyunun demecine uygun harika bir iş çıkarmış. İkinci perdeyle beraber şıklığı daha bir gözler önüne seren, küçük aksesuarlarda dahil ayrıntıların gözden kaçmadığı her zamanki gibi müthiş bir işe imza atmış.

    Gülümser Erigür’ün kostüm tasarımı…
    Genel olarak sade bir tasarım seçilmiş. Ama oyunun demecine uygun bir çalışma olmuş. Karaktere ve yaşa uygun çalışmasıyla oyunun anlaşılmasına doğrudan katkı sağlamış. Renk seçimleriyle zevkli bir işe imza atmış.

    H. İbrahim Karakan’ın ışık tasarımı.
    Sade bir işçilik. Bu tür hareketten çok söze dayalı durum komedilerinde olması gereken işçiliği titizlikle yerine getirmiş. Sağlam ve dengeli bir kompozisyon çizerek başarıya ulaşıyor.

    Neil Simon ve Serhat Nalbantoğlu gibi iki büyük ustayı bir araya getiren, Türk tiyatrosunun demirbaşlarından biri haline gelmiş '' Aykırı İkili'' yi izlemediyseniz tavsiye ederim. Sıcacık bir komedi! Yok eğer daha önce izlediğiniz halde gitmek istiyorsanız çok fazla şey beklememenizi öneririm.

    Not : Geçen yazımda Van Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen ''Gayri Resmi Hürrem'' adlı oyunun eleştirisini kaleme almıştım. Afişte Zeynel Işık yazmasına rağmen sonradan değiştirildiği halde afişte düzeltilme yapılmamış. Eleştirinin yayınlanmasından hemen sonra oyunun yönetmeni Tolga Evren, Zeynel Işık’ın İlhan Orhan olarak değiştiğini ama afişte bir değişme olmadığından yanlış yazıldığını belirtti. Oyunun ışık tasarımcısını İlhan Orhan olarak düzeltiyorum. Bu yalnışlık nedeniyle okurlarımdan özür dilerim.


  5. Türkiye' de 12 Aralık 2008 günü bir tarih yeniden canlandı. 68 Kuşağı' nın en önemli değerlerinden birisi olan Aksaray' daki tiyatro sahnesi yeniden yaşama ,merhaba, dedi. O sahne ki, devrimcilerin fikir alış verişi yaptığı, örgütlendiği yer olarak tarihin sayfalarında kendisine yer bulmuştur. Mahirlerin, Denizlerin insanları örgütlediği; kültürel devrimin halkla kucaklaştığı bu alan, “Su Gösteri Sanatları Sahnesi” adı altında toplumu aydınlatmak için Değerli Uğur Mumcu' nun oyunu “Sakıncalı Piyade” ile perdelerini açmış bulunuyor.

    Oyunun eleştirisine geçmeden önce sizlere sahne ile ilgili genel değerlendirmelerimi anlatacağım. Sahne 68'liler Vakfı' nın yanında, eski TÖS Binası' nın içindedir. Harabe halde alınıp ,sponsorsuz, muhteşem bir hale getirilen sahnenin her yanı tarih kokmaktadır. Sevgili Bedri Baykam resimleri ile aydınlanan fuaye, insanı tarihin inanılmaz güzel sayfalarına yolculuğa çıkarıyor.

    'Sakıncalı Piyade'
    "Efendim, bir zamanlar ülkemizde oynanan oyuna, Sakıncalı Piyade oyununa hoş geldiniz. Bu akşam, izniniz olursa Sakıncalı Piyade'yi ben oynayacağım. Bu ismi ben takmadım. Onlar taktılar. Bizlere, üniversite bitirmişlere yedek subay olma hakkını çok gören etkililer ve yetkililer... Yedek subay okulundan başarıyla er olarak çıktıktan sonra adımız, hakkımızdaki yazışmalarda "Sakıncalı Piyade Eri" olarak geçiyordu. Ben de bu adı oradan aldım...” diye başlayan oyun, Mumcu' nun askerlik anılarına ve askeri hapishane günlüklerine dayanmaktadır.

    Uğur Mumcu, askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada 12 mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla tutuklandı. Mamak askeri cezaevi'nde bir çok aydınla birlikte kalan Uğur Mumcu, bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Burada bir süre Prof. Uğur Alacakaptan ile aynı koğuşta kaldı. Fakat Yargıtay'ca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra Mumcu askerliğini, 1972/74 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde "sakıncalı piyade eri" olarak yaptı. Ağrı'da, insani olmayan koşullarda askerliğini yaparken, ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. Fakat baskıcı dikte, o' nun rahatsızlığını bile görmezden geldi.

    Mumcu, askere gitmek için kendi başvuru yapmış olmasına rağmen, dönemin sıkı yönetim komutanı albaylar tarafından yargılanıp, nasıl 'sakıncalı piyade' haline dönüştürüldüğünü gösteriyor seyredenlere. Solcu hukuk hocalarına karşı komplolar kurarak, ülkücülerden uydurma tanıklar yaratan 71 darbecileri, dönemin hukukçu aydınlarını bir bir yok ediyor. Şu andaki muhbir gazetecileri; aydınlara atılan iftiraları düşünürsek 37 yıllık karanlık tarihin halen sürdüğünü görürüz. Maalesef ki iktidar partisi fikir özgürlüğünü ancak kendi penceresinden görüyor/değerlendiriyor.

    Oyunun Değerlendirmeleri
    Oyunu Mehmet Ulay yönetmiş. Dekorun işlevini bilerek işe koyulmuş. Devamlı hareket halinde devam eden oyunda dekorların da bu duruma katkı sağlaması, bütünüyle yönetenin zekasıdır. Oyun o kadar seri ilerliyor ki, oyuncuların bitmek tükenmek bilmeyen enerjileri, Değerli Mehmet Ulay' ın oyuna sağladığı sinerjiyi gösteriyor. Timur Selçuk müzikleri bir döneme ışık tutuyor. Sözlerdeki ince alaylar müzikle harman yapınca, oyundaki bütünlük sağlanmış oluyor.

    Değerli Mehmet Ulay hem yöneten hem de oyuncu olarak karşımıza çıkıyor. Sakıncalı rolünü oynayarak, özümsediği oyunu alıp baştan sona götürüyor. Değerli Orhan Aydın '2.yargıç, yargıç, 1.yargıç, avukat, profesör, yazıcı, şeho' rolleri ile karşımıza geliyor. Oynadığı rollerde 'profesör' rolü dikkatleri üzerine çekiyor. Prof Uğur Alacakaptan' nın yaşadıklarını çok iyi aktarıyor. Alacakaptan' nın Uğur Mumcu ile yaptığı sohbetler de son derece başarılı. Mehmet Ulay ve Orhan Aydın oyunun mihenk taşları.

    Recep Yener ve Oğuz Tunç oyunda bir çok rolde karşımıza geliyorlar. Her ikisi de birbirinden şahane oynuyorlar rollerini. Yargılamalarda, iftiralarda her ikisinin de yaşanılan olaylara katkısı son derece büyük. Mustafa Kırantepe, Tamer Özceviz, Cenk Şengül, Deniz Atam, Kayhan Koşar için de yazacaklarım diğerlerinden farklı değil. Grubun iç dinamiğini sağlayan kişiler bu saydıklarım. Olayın akışkan ve hızlı temposunu devamlı suretle koruyorlar. Devrimci kuşağın düşüncelerini çok güzel aktarıyorlar izleyene. Öğrencileri, Tanıkları, Davetlileri oynayan gençler de rollerini iyi özümsemişler.

    Oyun, 1961 anayasasının insanlara getirdiği özgürlükçü yapının nasıl bir baskı ile sona erdirildiğini de kanıtlarla sunuyor. Soldan yürüdün, sola baktın, konuşurken sol kelimesini kullandın ibareleri ile saçma sapan suçlarla yargılanan beyinlerin nasıl yok edildiğini; baskıyı, zulmu, yıldırmayı Değerli Uğur Mumcu' nun anılarından görüyoruz.

    'Su Gösteri Sanatları Sahnesi' nin bu eşsiz sahnesini ve mükemmel oyunlarını mutlaka izleyin. İzleyin ki, birilerini bel bağlamanın ne derece yanlış olduğunu görün. Değişim gücünün bizlerde olduğunun farkına varın.

    Dip Not
    Harbiye'deki Kongre Vadisi' nin içinde Muhsin Ertuğrul Sahnesi' nin yıkılıp yerine yapılacak proje koca bir yalandır. Bunu gündeme getirmek tiyatro yayıncılığı adına utançtır! __________________


  6. AKM KAPANIYOR !
    Biliyorsunuz,AKM resmi olarak Haziran başında tadilata giriyor.Tadilat resmi olarak tam on beş ay (bir buçuk yıl) sürecek , gayrı resmi dedikodularda bakılırsa 2018 yılına kadar sürebilecekmiş ! Bu yüzden Oda Tiyatrosuna neredeyse “cuk oturmuş” bu oyunu izlemek bir görevden de öte bir şart olmuştu zaten.

    ODA TİYATROSU VE UNDERGRAND ATMOSFER !
    Niye cuk oturmuştu Oda Tiyatrosuna bu oyun ? Her şeyden önce oyun Hakan Meriçliler'in canlandırdığı ölümü bekleyen (aslında beklemeyen-direren demek daha doğru olur,izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır ama izlemeyenler de Fransız kalmasın diye kısaca çıtlatmış olayım ; eski oyuncu ölmemek için eskilerde de kalmış olsa cinselliğine-sahnede de genç ve güzel hemşireye sarılarak,şakalar yaparak ve en sonunda da anılarına dalarak ve bir “hayat muhasebesi yaparak” yaşlılığa inat yaşama sarılmaya çalışıyor) yaşlı ve hasta aktörümüzün siyah-beyaz anıları için bu sahnenin siyah dip duvarları ve iki katlı sahnesi biçilmiş bir kaftan gibi uyumlu olmuş. Ayrıca aktörümüzün,oyun boyunca birkaç kez tekrarladığı “ben bodrum katlardan-yada ona benzer bir deyimle-varoşlardan-kenar mahalleden-geldim !” sözünü de pekiştiren bir mekan seçimi olmuş AKM Oda Tiyatrosu. Undergrand bir havası var (!?)

    OYUNUN İSMİNDEKİ GİZLİ ANLAM NE ?
    Birinci sahnede bir hastane odası,yatakta yatan beyaz saçlar içinde yaşlı aktörümüz.Birazdan doktor,asistanı ve hemşirelerle vizitine-ziyaretine geliyorlar. İkinci sahnede (ya da üçünçü ?) geriye dönüşle yaşlı aktörümüzün mesleğe atıldığı ilk güne geri dönüyoruz ve yakışıklı toy bir gencin figüranlıktan nasıl başaktörlüğe,bu sırada en yakın erkek arkadaşının kız arkadaşını tavladığına , oradan da zengin bir işadamının karısının sevgilisi olarak nasıl tiyatro patronluğuna yükseldiğinin hikayesini izliyoruz birinci perdede. İkinci Perdede ise her şey ters başlıyor ; Hitler dönemi geliyor ve aktörümüz önce zengin sevgilisindenayrılıyor ve sonra da Hitler döneminde tiyatrosu kapanmasın diye Nazilerle işbirliğ yapmaya başlıyor. Hatta tiyatrosuna sığınan solcu ve eski en yakın arkadaşının gözü önönde SS'lere en yakın iki eski arkadaşını gammazlıyor. Tabii sonradan bu iki eski arkadaşın Nazilerce öldürüldüğünü duyuyoruz. Sonuç olarak savaş ikinci perdede çıkıyor,kahramanımızın düşüşü ; sadece erdem-onur bakımından değil,yaşlılık ve sonunda resmen bunamaya kadar varacak olan gerileme dönemi başlıyor.

    “GENÇ KIZLAR”
    Oyunun başında,zaman zaman aralarda ve oyunun sonunda aktörümüzün “kızlarım” dediği eski sevgilileri-perileri ? ona eşlik ediyorlar.Yaşlılıktan bir anda gençliğe geçişi onlar gerçekleştiriyorlar,Hakan Meriçliler'in başından beyaz peruğu alıyorlar ve hastane önlüğünü çıkartarak ona ilk gençliğinin elbiselerini giydiriyorlar,ayrıldığı hamile sevgilisini sessizce dışarı alıyorlar,birkaç yerde daha aktörün en yakın arkadaşının koluna girip dışarı götürüyorlar,aralarındaki dedikodudan aktörümüzün nasıl yükseldiğini,kızlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığı ,en sonunda nasıl düşkünleştiği ve bunadığı veriliyor.

    Metni okuyamadığımdan bilmiyorum,bu “kızlar” sadece birer rol mü yoksa reji mi onları bir çeşit iyilik perisine dönüştürmüş ? Ne olursa olsun işlevsel ve güzel olmuş. Kader tanrıcaları gibi üçü de (ilk sahne-de biraz daha yaşlı olmaları mı gerekiyordu ne- hariç) oldukça başarılılar.

    HOŞGELDİN ALPAY İZBIRAK (AĞABEY)
    Başhekim-ya da doktor,eski ve alkolik aktör,işadamı , Nazilerden sonra kurulan tiyatroda müdür ve Nazilerden sonra koministlerin kurduğu mahkemede sorgucu rollerinde Ankar'nın bize son armağanlarndan (bu gidişle Merkez Bankasıyla birlikte bütün bir Genel Müdürlük İstanbul'a taşınacak sanırım-neyse bu da başka bir konu) Alpay İzburak disiplini,nüansları vürtüözlüğe vardırdığı incelikli oyunculuğuyla oyunculuk dersi veriyor.

    Ben onun bu oyunda en çok tiyatro müdürü rolünü sevdim. Müdürün şu sözü hala kulaklarımda çınlıyor ve uzun bir süre de çınlayacak gibi duruyor ; çünkü benim de yıllardır kendime ve çevreme söyleyip durduğum bir dusturdur bu ; aktörümüz hapisten çıkıp da bir tiyatroda işe girmek için yalvarırken , hainliği ve muhbirliğini savunmak için “-Altı üstü bir oyuncuyuz biz,söylediklerimizi bile biz yazmıyoruz,başkalarının yazdığını oynuyoruz sadece !” deyince tiyatro müdürü cevabı yapıştırır : (kelimesi kelimesine böyle olmasa da mealen,benim anladığım) “- Ben senin kadar ünlü ve büyük bir aktör değilim belki , senin yanında sıradan bile sayılırım ama şunu çok iyi biliyorum ki bizler sahneden muhpirliği ve hainliği lanetliyorsak buna önce kendimiz inanmalıyız,önce bu etiğe bizim sahip olmamız gerekir !” Utanmasam çıkıp tek başıma alkışlayacaktım.Oyuncuların konsantrasyonu bozulmasın ve seyirciler de rahatsız olmasınlar diye kendimi zor tuttum. Zaten oyun boyunca seyircinin özellikle gülünecek yerlerde neden hep birlikte tepki vermediklerini düşündüm durdum. Anlamadılar desem oyunun sonundaki o alkış kıyamet ve beş dakika ayakta alkışlar ne oluyordu öyleyse ?!...
    Yaşlı ve alkolik aktör rolünde nedense Nur Subaşı'yı aradı gözlerim !Nur abi emekli oldu ve biz emeklilerimizi (devlet olarak ya emekli maaşını ya da yövmiyeyi tercih et diyerek) çalıştıramıyoruz maalesef ! Hem de en verimli,en usta , en örnek olabilecekleri çağlarında…

    HOŞGELDİN İPEK BİLGİN !
    Ankaranın bir başka armağanı da İpek Bilgin ! Doktor,işadamının (dikiş makinesi tüccarının) karısı ve devrimci sorgucu rollerinde deyim yerindeyse döktürüyor. Özellikle işadamının karısı rolünde gösterişli kostümünün de yardımıyla olsa gerek gözdolduran bir oyunculuk sergiliyor.

    LEVENT GÜNER
    Aktörümüz (Hakan Meriçliler) en yakın arkadaşı rolünde Levent Güner de rahatlığıyla,yumuşacık oyunculuğuyla ve anlamlı vurgulamalarıyla (ki özellikle sevgilisini kaptıracağının önsemesi sahnesindeki coşkulu halinden biranda hüzünlü ve yabancılaşmış bir tona geçmesi çok iyiydi) göz dolduruyor. Hele bir yerde o koca boyuyla sahnedeki sipral merdivenin yarısından sahneye bir atlayışı vardı ki kaçmakta olan militan solcudan çok İngiliz gemisinin güvertesine atlayan Kara Kaptana benziyordu ! Zaten her oyunda bir çocuk gibi şaşırtılmayı ve şaşırmayı çok severim.

    BURAK ŞENTÜRK
    Hastane sahnesinde asistan doktor aktörümüzü Nazilerle işbirliğine razı eden SS Subayı , işadamının birinci aşığı , Yahudileri döven nazi rollerinde Burak Şentürk de rollerinin hakkını veriyordu doğrusu. SS Subayı en göz dolduranıydı.Nazi Narsismini psikopatlık sınırlarında ustaca kotarmış.

    ŞENAY GÜRLER
    Misafir oyuncu , Avrupa Yakası dizisinden tanıdığımız Şenay Gürler de bu takım oyunculuğuna iyi uyum sağlamış görünüyor. Aktörümüzün (Oyunda hiç görmediğimiz -sadece işittiğimiz) kızının annesi-aktörümüzün sevgilisi ve sonradan aktörümüzün kendi tiyatrosunda çalıştırdığı sarışın-aptal oyuncu rollerinde oldukça başarılı.

    GENÇ YILDIZLAR : KORO
    Oyun boyunca kalabalığı,işadamının evindeki balo davetlilerini , dayak yiyen Yahudileri,dayak atan Nazileri,oyun içinde oyundaki Dilenciler Operasını ve Üç Kuruşluk Operayı,sahnedeki gamalı haçtan nazi bayrağını indirerek Kızıl Yıldız Bayrağını diken devrimcileri vb. oynayan ve gençlerden kurulu koro da pırıl pırıl parlıyorlar sahnede.Geleceğin büyük yıldızları şimdiden fark ediliyor desem yeridir.

    HAKAN MERİÇLİLER
    Gelelim Hakan Meriçliler'e ! Hakan'ı en son Çetin Tekindor'dan boşalan Müfettiş oyunundaki Kaymakam rolünde izlemiştim ve beğenmiştim. Burada da beğendim. Yine de birinci perdede biraz koşturuyor gibi geldi bana. Arada esler ve duraklar olmayınca vurgular da olmuyor ve izleyicide bazı güzel işlenebilecek hüzünlü ve incelikli sahneler geçiştiriliyormuş duygusu bırakabiliyor. Özellikle finalde,oyunun başına-hastahane sahnesine dönüldüğü ve öldüğü sahne,kesinlikle geçiştirilmemeli,oyunun oyun boyunca anlattığı aktörümüzün tiyatro ve oyunculuk aşkı -deyim yerindeyse tadı çıkarılarak-ki bu bu sahnenin biraz daha ağır oynanmasıyla ve yatağın biraz daha öne alınmasıyla (yok bu rejiye karışmak oldu,ben söyledim diye değiştirme ihtimalleri yok ya…) özellikle de “-Seyirci ! Daha çok seyirci !” derken , belki biraz daha ışık vererek de bu etki verilebilir,ama mutlaka vurgulanmalı.

    “ SEYİRCİ ! DAHA ÇOK SEYİRCİ ! “
    Bu arada -eğer laflar o gece benzerleri veya yanlış söylenmediyse- finaldeki “-Seyirci ! Daha çok seyirci lazım !” sözlerine itirazım var ! Hayır, bu sözlere tabii ki ben de katılıyorum ! Ama itirazım şuna : Yazar,oyun sırasında ,oyuncunun ışığı-başrol oyuncusunun ışık alması vb. örneklerle ve özellikle de ölüm halinde (yanılmıyorsam) Jan Jak Rousso'nun “-Işık ! Biraz daha ışık !” veciz sözlerine gönderme ile “-Seyirci ! Biraz daha seyirci !” diye çevrilmeliydi ! İddaa ederim ki yazar Rousso'nun bu benzetmesi üzerine kurmuş bu sahneyi. Oyuncu da ancak seyirci ile ve daha çok seyirci ile var olabiliyor-yaşayabiliyor çünkü !

    SEYİRCİ İLE DANS !
    Meriçliler kesinlikle iyi bir oyuncu ve onda başrolleri oynayacak bir terzinin değerli kumaşı-yeteneği var. Oyun yönetmenlerini,eski oyuncuları taklit ederken Rutkay Aziz'e,Cüneyt Gökçer'e vb. taklit ve göndermeleri de dahil seyirci ile iyi bir iletişimi var. Üstelik de sürekli giyinen ve soyunan , kostüm değiştiren,kısa kısa çok farklı sahnelere,oyunlara gidip gelen zor bir rolü başarıyla oynuyor. Yine de duraklara ve vurgulanacak yerlerde eslere ve komediyle dramın iç içe geçtiği hüzünlü sahnelerde koşturmak değil,partnerin-seyirciyle birlikte dansa dikkat diyorum !

    ANTİ KAHRAMAN !
    Şunu da belki en baştan söylemek gerekirdi ki aktörümüz klasik ,ortalamadan iyi bir karakter-kahraman değildir ! Hatta ortalamadan aşağı trafları daha çok olan biri olduğu bile ileri sürülebilir. Bir kere,en yakın arkadaşının sevgilisini elinden alır daha oyunun başında. Sonra kendi tiyatrosunu açmak ve işadamının karısı ile birlikte olmak için bu sevgilisini,üstelik kızına hamiliyken terk eder. En yakın iki arkadaşını Nazilere ispiyonlar ve onların öldürülmelerine neden olur. İşadamının karısı,Yahudi çıkıp da Nazilerden kaçarak aktörümüze ve tiyatrosuna sığınmak istediğinde ona sırtını döner ve yardıma yanaşmaz. Aynı şekilde en yakın arkadaşının da tiyatroya sığınmasına izin vermez. Bu yönleriyle o neredeyse bir antikahramandır. Kötüdür ! Ama genç kızların ve kadınların sevgilisi,yakışıklı ve yetenekli bir aktördür. E,e diyeceksiniz !?

    OYUN NE ANLATIYOR , NASIL ANLATIYOR ?
    Ben de kendime bunu sordum. İyi hoş,güzel müzikler,iyi oyunculuklar vs. ama bu oyun ne anlatıyor ? Hani klasik oyunlardaki gibi,örneğin Oidipus, Hamlet-Macbeth,Othello,Lear vb. oyunlarda olduğu gibi oyunun başında bir kötülük ve kahramanın bu kötülükle mücadelesi,ona yardımcı olanlar,engel olnlar,kriz,düğüm-çözüm,en sonunda da kaçırılan Prensesin geri getirilmesi veya kötülüğün giderilmesi veya adaletin sağlanması vb. bir eşitlenme yok. Bir aktörün hayatının epizodlardan-parçalardan oluşmuş hayatı var.

    Büyük ve yüce kahraman-lar değil,hergün binlercesini gördüğümüz sıradan insanların artık sıradan hale gelmiş olan ihanetleri,adam satmaları,kendi çıkarları için erdemsizlikleri vb var.. Aktörümüz de onlardan biri işte. Güçlü bir oyuncu ve zayıf bir karakter. her şeyi de tiyatro aşkına bağlıyor,tüm eksikliklerini ve kötülüklerini de tiyatro aşkıyla savunmaya çalışıyor.

    TİYATRO VE OYUNCULUK SANATI (BU KEZ) KENDİNE AYNA TUTUYOR !
    Yazar , zor bir konuyu ele almış ; zordur düşüncenin kendisi üzerine katlanması ; yani refleksiyon yapması ; düşüncenin düşünmesi ; tiyatronun dakendi üzerine katlanarak Hamlet gibi,tiyatroyu ve oyunculuğu sorgulması !
    Çünkü tiyatroyu ve oyunculuğu kutsayayım ve ululayalım ve bir güzelleme yapalım derken ya ayağınız kayar da ya uçuruma çekerse bu tehlikeli konu sizi efendimiz yada seyircide yaratmayı umduğunuz etkinin tam tersine neden olabilecek bir rizikoyu potansiyel olarak içinde taşıyorsa ?

    Daha açık söylemek gerekirse , aydın ve sanatçı olmanın sorumluluğunu ve onurunu sorgulamak bugünlerde pandoranın kutusunu aralamak gibi bir şey değil de nedir bugünlerde ? Dahası tiyatro dünyasını hiç bilmeyen izleyiciler için , tiyatro dünyası işte buymuş,yakışıklı erkeklerin güzel ve zengin kızları tavladıkları bir eğlence,üstelik arkadaşının sevgilisini ayartmaktan arkadaşlarını ispiyonlamaktan tutun da evli zengin kadınlara aşıklık yapmaya kadar bir alay erdemsizliğin ve ahlaksızlığın her türlüsü de çabası,demezler mi ?! Beri yandan bizim ailede hiç böyle şeyler olmaz,ihanet ne demekmiş,ne dedikodusu,ne arkadaşın sevgilisini ayartması,ne adam satması,ne arkadaş gammazlaması , denebilir mi ?!

    SANATIN VE SANATÇININ (TARİHSEL) SORUMLULUĞU !
    Arthur Miller'ın “Orkestra” oyununda da benzeri bir sanat ve sanatçı sorgulaması vardır. Toplama kampında mahkumlardan kurulu bir orkestranın ölmemek için gaz odasına giden mahkumlara ve Nazilere müzik çalmaları ne derece etiktir ? Oyun orada öyle kurgulanmış ki,seyirci olarak siz de,bu şartlar altında başka ne yapılabilir,ben de olsam böyle yapardım,ölmemek için bunu yapmak doğal bir şeydir , diyordunuz. Burada ise böyle bir şey yok. Tam tersine , aktörmüz sizi yadırgatıyor. Seyirci olarak , ben olsam böyle yapmazdım , yapmamalıyım , dedirtiyor.

    YÜCEL ERTEN FARKI !
    Her şeye karşın,yukarıda andığımız tehlikeleri Yücel Erten rejisinin ustalıkla aştığı söylenebilir. Usta yönetmen her zamanki gibi temiz bir reji yapmış. Oyunun temposu ritmi sıkmadan su gibi akıp gidiyor. Aradaki danslar ve şarkılar seyirciye soluk aldırıyor,bazen de düşündürüyor. Hassas konular bayağılığa ve kabalığa düşülmeden ustalıkla işleniyor. Yalnız bir iki yere itirazım var izninizle hocam ! Aslında aynı mesele başka oyunlarda ve rejilerde de karşımıza çıkıyor : Aktörümüzün annesini ölünceye kadar görmüyoruz,hoş öldükten sonra da görmüyoruz ya,bir anda oyuncu hüzünleniyor,hüzünlü bir müzik giriyor,aktör ağlamaklı ama seyircide gık yok ! Neden ? Bana göre,bu durum bize,seyirciye bir şey demiyor da ondan ! Çünkü ,biz seyirci olarak o anneyi hiç görmedik ki,bütün hayatının geçtiği söylenen o çamaşır teknesinde o anneyi hiç görmedik ki ! Bu yüzden bizden tanımadığımız (!) insanlar için duygulanmamız istenmesin ve .beklenmesin lütfen (!)

    ÖZDEŞLEŞME VE DUYGU YERİNE YADIRGAMA VE AKIL !
    Şaka bir yana,Erten rejisinde,zaten belli ki bu sahnelere bizim duygulanmamızı değil de uzak açıdan bakarak düşünmemizi ve sahnede olan biteni yadırgamamızı ve yargılamamızı istiyor. Komedi de bu uzak açıyla , tarihsel uzaklık üzerinden bugünü ve çağımızı sorgulamamıza yardımcı olacak şekilde kullanılıyor. Yani sahnede olan bitenin büyüsüne kendimizi kaptırmamak ve kahraman ile özdeşleşmemek için sürekli bizi dürtüyor , uyarıyor, yadırgatıyor,yabancılaştırıyor. Çünkü vurgu aktörümüzün duygularında,acısında değil ; eylemlerinin ve kararlarının tartışılmasında !

    Ağır çekimle dövülen (Yahudi) kalabalık sahnesinde olduğu gibi. O kalabalık,tiyatrodan bir grup olsaydı belki bize bir şey diyecek,bize dokunacaktı. Ama tanımadığımız insanların sokakta ,üstelik dans hareketleriyle-estetik- dayak yemeleri bize diyebilirim ki hiç etki etmiyor. Önce onların bize yakınlaştırılmaları ,tanıtılmaları,tanıdık kılınmaları gerekmez mi (?!)

    Hayır ! Tam tersine böyle bir illizyondan,seyirciyi gereksiz duygulandırmalardan titizlikle kaçınmış Erten. Çünkü onun asıl amacı duygulandırmak değil,düşündürmek ! Seyirciyi hüzünlendirerek,ağlatarak,deyim yerindeyse arıtmak ve boşaltmak değil; tam tersine öğrenmekten ve bilmekten alınan zevki çoğaltmak ve seyircinin bilinçlenmekten doğan hazzı duymasını sağlamak !

    Peki bunu başarıyor mu ? Hem de fazlasıyla !

    Brovo Erten,bravo oyuncular,bravo İstanbul DT !

    SAVAŞ AYKILIÇ.


  7. Düşünün bir gün bir adam gelip kurumuş çayın üzerine bir köprü kursa ve geçenden de geçmeyenden de para alsa… Sizin yolunuz da o köprüye düşse ne yaparsınız? Kimimiz ''aman başım belaya girmesin'' deyip; kimimiz '' nasıl olsa bir daha bu köprüden geçmeyeceğim '' deyip talep edilen parayı veririz. Kimimizin ise nasıl olsa o köprüye hiç yolu düşmeyecektir, haberi bile olmayacaktır o köprüden…

    Güngör Dilmen' in Dede Korkut Hikayeleri'nden yola çıkarak yazdığı ve Yücel Erten' in yönettiği '' Deli Dumrul'' oyunuyla Trabzon Devlet Tiyatrosu 20. yılında doludizgin ilerliyor.

    Yazılı kültür çağından önce oluşmuş Dede Korkut Hikayeleri 15. yüzyılda adı bilinmeyen bir ozan tarafından '' Dede Korkut Kitabı '' adıyla yazıya geçirilerek; ölümsüzleşmiş ve insanlığa armağan edilmiştir.

    OYUNUN KONUSU
    Deli Dumrul, kuru bir çayın üzerine köprü kurar ve geçenden 30, geçmeyenden ise 40 akçeyi zorbalıkla alır. Ölen bir delikanlının ardından ağıt yakanları gören Dumrul, Azrail'e meydan okur ve onunla dövüşmek için tanrıya yalvarır. Kızan Tanrı Azrail'i başına musallat eder. Azrail'le baş edemeyeceğini anlayınca af diler. Canına karşılık can bulduğu taktirde affedileceğini öğrenen Dumrul, annesinden ve babasından can ister ve olumsuz cevap alır. Karısından can istediğinde olumlu cevap alan Dumrul, Tanrıya yakararak '' ya ikimizin de canını al ya da ikimizi de bağışla'' der. Dileği kabul görür ve karısıyla 140 yıl ömür sürer.

    OYUNCULUKLAR
    Deli Dumrul, rolüyle izlediğim Fatih Topçuoğlu fiziksel olarak bu rol için biçilmiş kaftan olsa da oyunculuk açısından eksik kaldığı düşüncesindeyim. Topçuoğlu ; Dumrul'un bazı sahnelerdeki hiddetli, korkulu, duygusal ruh hallerini yansıtmada eksik kalıyor. Aynı şekilde karısı Elif rolüyle Şebnem Dokurel de duygusal sahnelerde duygu eksikliği yaşıyor. Özellikle Dumrul'a can vermeyi göze aldığı sahnede… Azrail rolüyle Zeynep Ekin Öner bir an seyircilerin arasına dalacak diye epey kaygılandım doğrusu. Şaka bir yana Öner gayet başarılı. M.Ceyhun Gen ve Ufuk Şener, Dede Korkut rolleriyle çok sevimliler. Kah upuzun kahverengi bir hırka ile birbirlerinin omzunda üç metrelik bir Dede Korkut; kah siyam ikizleri gibi yapışık, aynı anda konuşan bir Dede Korkut… İki oyuncu birbirlerini oyunculuklarıyla çok güzel tamamlamış. Pardon bir beden oluvermiş. M.Fatih Dokgöz, rollerinde ve özellikle kırk yiğit rolünde çok başarılı. Dumrul'a hünerlerini gösterirken ki jimnastik hareketleriyle profesyonel jimnastikçilere adeta taş çıkartıyor.

    Oyunda rol alan diğer oyuncular da ellerinden geleni yapıyor. YARATICI KADRO GÜZEL İŞ ÇIKARMIŞ
    Oyunun yaratıcı kadrosu için söylenecek olumsuz bir şey göremiyorum. Kullanışlı sahne değişimlerini de oyuna dahil eden döner sahne sistemi ve odundan köprüsüyle Hakan Dündar, kostümleriyle Sevgi Türkay, dans düzeniyle Salima Sökmen, Anadolu'nun giyim ve folklorik özelliklerini başarılıca sahneye taşımış. Ayrıca belirtmeliyim ki deve kostümleri son derece yaratıcı. Işık kumanda da Yüksel Aymaz olunca seyir değeri yüksek, güzel bir oyun çıkmış.

    Oyunun ana konusuna sadık kalarak '' Deli Dumrul''u kurgulayan adeta baştan yaratan Güngör Dilmen'in başarılı kalemi, Yücel Erten'in yaratıcı sahneleriyle '' Deli Dumrul'' seyredilmeye değer…

    SON SÖZ
    Deli Dumrul, bugünün dünya sistemi hakkında önemli ipuçları veriryor. Bin yıl önce kuru bir çayın üzerine köprü kurup; insanları sömüren Dumrul, bugün büyük şirketlerle, holdinglerle, medyayla aynı işi yapıyor.

    Yazının başında da belirttiğim gibi kimimiz korktuğumuz için bizi sömürene göz yumarız. Kimimiz vurdumduymaz olduğumuz, kendimizi düşündüğümüz için ses çıkarmayız… kimimiz de kanımızı emen zorbaların, sömürücülerin, o patron '' Dumrulların'' saltanatını sorgularız.

    İyi sorgulamalar…


  8. Türk tiyatrosunun en çılgın, en sağlam, eserleri bugüne kadar en çok ödül almış yazarların başında gelen dahi yazar Özen Yula'ya ait eser; Osmanlı sarayında sultan kadınların devlet yönetiminde söz sahibi olma , dolaylı olarak yönetime katılma tutkularını, oyun içinde oyun biçemiyle ve yer yer geleneksel Türk tiyatrosunun olmazsa olmazı gölge ve kukla canlandırmalarıyla tarihe masalsı bir yolculuk içinde anlatılıyor. Gayri Resmi Hürrem; Osmanlı'nın en önemli dönemlerine tanıklık etmiş bir kadının hikâyesi. Çevirdiği entrikalar ve hırsıyla Osmanlı siyasetinde etkili olan Hürrem Sultan'ın, tarihsel doğruluğun ötesinde hayal gücü ve farklı bir bakış açısıyla örülmüş hikayesi aracılığıyla kadın dünyasına yapılan bir yolculuk. Geçmişte varolmuş, bugün varolan, gelecekte de varolacak "Hürrem"ler, oyun içinde oyun tekniğiyle kurgulanarak ele alınıyor. Yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyun, bu kez Tolga Evren rejisiyle Van Devlet Tiyatrosu yapımı olarak seyirci karşısına çıkıyor.

    Doyumsuz bir ödül avcısı!
    Türk tiyatrosunun yetiştirdiği en başarılı oyun yazarlarından biri olan Özen Yula'ya ait eser, yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından Ayşenil Şamlıoğlu rejisiyle hayat bularak sahnelenmiş, sahnelendiği günden itibaren gündemden düşmeyen bir yapım olmuştur.

    Tüm eleştirmenlerden tam not almış ender bir çalışma. Eserdeki kıvrak zeka ve yorumdaki ustalık sayesinde Türk tiyatrosunun vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiştir. Oyunda görev alan bütün ekip, başarılarını ödüllerle taçlandırmış, aynı zamanda bugüne kadar en çok ödül almış oyunlardan biri olma başarısını göstermiştir.

    Hürrem Van'a kaçtı!
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunu izlemedim. Çok merak etmeme rağmen bir türlü kısmet olmadı. Ama Van Devlet Tiyatrosunun çarpıcı yorumu beni çok etkiledi.

    Gördüm ki ;

    Bir oyunun başarıya ulaşması için metnin iyi yazılmış olması yetmiyor.

    Güzel bir oyun sahnelemek için en az metin kadar başarılı oyunculuklara da ihtiyaç var.

    Başarılı metinle iyi oyunculuklar buluşmuş ve güzel bir çalışma çıkmış.

    Özellikle ön oyun, metnin anlaşılması adına önemli. Bir tarih dersinden çok, sahnede '' oyun nasıl oynanmalı '' gibi çarpıcı bir anlatıma sahip.

    Yer yer değişen karakterlerle oyun içinde oyun olgusu destekleniyor.

    Grotesk öğelerle oyun dinlendirilmiş. Tablo geçişlerin de ışık tasarımı farklı mekanlar için önemli rol oynuyor.

    Danslarla geziye çıkmak masalsı bir havada verilmiş. Göremediğimiz bu yerleri başarılı tablolar halinde oynayan oyuncular, estetik danslardaki sunumları, tek bedendeki çift kişilikle bizimde görmemizi sağlıyor. Bu kadar başarılı oyunculuklara birde danstaki başarının eklenmesi, inanılmaz bir başarı!

    Harektten çok söze dayalı bu tür oyunları oynamak candan bir oyunculuk, yalınlık ve samimiyet ister.

    Memur zihniyetinden uzak, sahneye çıkmak için can atan, içindeki amatör heyecanını kaybetmeyen profesyonel bir ekip izledim.

    Sahnede oyunculuk dersi vermek..
    '' Bir oyuncu sahnede nasıl oynamalı? '' dercesine tüm sahne olanaklarını kullanan oyuncular, takım oyunculuğu içinde görevlerini başarıyla yerine getiriyor. Canlandırdığı kahramanlarla içli dışlı olmayı bilen, oyunun kurgusu nedeniyle yer yer değişen karakterlere bürünmekte hiç zorlanmayarak gerçek bir oyunculuk dersi veriyorlar.

    Tüm oyuncuların sağlam ve dengeli kompozisyon çizdiği oyunda, sahneyi çok iyi değerlendirerek övgüye değer bir ustalık sergiliyor. Yalın ve abartıdan uzak, başarılı bir bütünselliğin kurulduğu oyunculuğa, şiirsel bir tat katarak içten bir yorumla sahneleniyor.

    Ses ve vücut kullanımları bir an bile aksamayan, en küçük ayrıntısına değin değerlendiren '' Nitelikli '' oyunculuklar izledim.

    Oyunda görev alan; İpek Atagün, Ebru Aytürk, Eda Aydınlı'dan oluşan ekip tüm maharetlerini kullanmakta hiçte cimri davranmıyor. Duygusal sahnelerdeki oyunculuklar içimizi titreten bir ustalıkla işleniyor. Oyuncuların birbiriyle olan alışverişi film tadında izlememizi sağlıyor. Ani ruh değişimleri ve farklı karakterlerde gösterdikleri çaba takdire şayan!

    Oyunculuğun ne kadar kutsal bir meslek olduğunu bir kez daha kanıtladıkları için hepsini canı gönülden kutluyorum.

    Bu yönetmene dikkat!
    Şüphesiz müthiş bir oyuncudur Tolga Evren. Daha önce '' Inishmore'un Yüzbaşısı (Kedi) '' adlı oyunda sergilediği oyunculukla parmak ısırtmıştır. Aldığı ödüllerde bunun en büyük göstergesi. İzleyenler bilir. Köprü adlı dizide yasadışı örgütün liderini canlandırıyor.

    Ama bu kısmı ilgilendirmiyor beni. Oyun sonrası yaptığımız sohbette de gördüm ki popülist bir kimliğe bürünmeyen bir sanatçı edasıyla aynı sıcak ve samimiyetle yaklaşıyor insanlara.

    İlk defa bir rejisini izlediğim usta sanatçının kast ve karakter seçimleri başarılı.Özellikle birbirine benzeyen oyuncularla kişilik bölünmesi yaşadığını zannettiğimiz Hürrem'in içindeki ses olduğunu vermesi, oyun boyunca merak duygusunu tetikliyor.

    Her şeyden öte, yıllardır bir başka kurum tarafından başarıyla oynanması üstelik onca ödül alması, seyirci açısından bir ön yargı oluşturacak mı korkusuna kapılmadan cesurca sahneliyor.

    Sahne coğrafyasından bilinçle faydalanmış, olağanüstü bir titizlikle, yeterince hesabı verilmiş bir işe imza atıyor. Ortaya uzun yıllar sahnelenmesi gereken , ödül törenleri için garaj kiralaması tavsiyesinde bulanabileceğim bir çalışma çıkmış. Gelecekte adından sıkça söz ettirecek bir yönetmen olacağından hiç kuşkum yok.

    Sertel Çetiner'in yaratıcı zekası.
    İzlediğim bir çok oyunda yer alan Sertel Çetiner, bu oyunda da yine kıvrak bir zekayla oluşturduğu dekorla oyuna damgasını vuruyor. Sol önde bir koltuk, yanında işlemeli bir sehpa, arka solda kuklalar için tasarlanmış dolap, arkada bir perde (oyun boyunca ışık yardımıyla başka kahramanlar için kullanılıyor) tam ortada büyük bir kapı,en sağda soyunma paravanı ve küçük aksesuarlarla çarpıcı bir dekora imza atmış. Kapı önünde yer alan koridorla gizli bir oda olmasını sağlamış. Hayranlık uyandıran bu çalışmasıyla oyunun anlaşılmasına doğrudan katkı sağlıyor.

    Aydan Çakır'ın Kostüm tasarımındaki ihtişamı.
    Döneme uygun tasarımıyla dikkat çeken bir çalışma. Karakterlere ve yaşa uygun , gözden kaçmayan ayrıntılarla 10 numara bir işçilik çıkarmış. Kıyafetlerin tasarımı oyuncuların rahat hareket edebilmesi açısından dikkat isteyen bir iş. Renk seçimleriyle de zevkli bir kişiliğe sahip olduğunu gösteriyor.

    Zeynel Işık'ın oyundaki rolü.
    Işık tasarımı , oyunun kilit noktasında bir görev üstlenmiş. Duygusal sahnelerdeki tasarımı titreten bir sunumla sergiliyor. Müzikle beraber yaptığı çalışma dikkat isteyen bir işçilik. Renk seçimleri başarılı olması bir yana tablo geçişlerinde ki etkisi tartışılmaz. Kısaca, müzikle dans eden bir ışık tasarımına imza atarak uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir iş çıkarıyor.

    Müzik dünyasının yakından tanıdığı bir isim .
    Klasik batı müziği kökenli usta, oyun için tasarladığı müzikler oyunun can damarını oluşturuyor. Can Atilla ; dizi, sinema,televizyon ve tv programları için yaptığı müziklerle ,çıkardığı albümlerle doneme damgasını vuruyor.

    Oyundaki katkısı hiç yadsınamayacak ölçüde. Yılların deneyimli üstadı daha önce aynı yazara ait olan '' Dünyanın ortasında bir yer '' adlı yapımda da başarısını zikretmiştim. Türk tiyatrosunun parmakla gösterilecek ender müzisyenlerinden. Bu oyundaki müzik seçimleriyle de yan oyuncu görevi görüyor.

    Baştan sona merakla izlenebilecek içimizdeki fırtınalara ayna tutan, her biri kendi alanında başarılı bir ekipten oluşan, her şeyden önemlisi ilk defa bu kadar yalın ve başarılı bir oyunculukla içinize işlediğini hissedip, şapka çıkaracağınız bir oyun.


  9. neil LaBute 1961 doğumlu Amerikalı film yönetmeni, senaryo ve oyun yazarı. Şimdilerde Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro yapımı olarak sahnelenmekte olan “Şeylerin Şekli-The Shape of Things” başlıklı oyunu, 2001 yılında ilk kez Londra'da sahnelenmiş. Günümüzün dört genç insanının aşk ve arkadaş ilişkilerinden yola çıkarak sanatın sınırlarını zorluyor, özellikle “enstalasyonu” inceden inceye makaraya alıyor.

    LABUTE, GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİNİ ELE ALMIŞ
    Günümüz genci… Sadece birbirlerine karşı değil, kendilerine bile hoşgörüsüz bir kuşak. Rahatlar. Anlık kararlar alıyorlar ya da kararsızlar. Dillerinin, beyinlerinin terazisi yok, tartma gereği duymadan konuşuyor ve davranıyorlar. Yargıları yüzeysel, dünyayı umursamıyorlar. Empati hak getire, sempatik olmaya çalışmıyorlar, kişilikleri bozuk. Orada burada, her yerde aynılar.

    Neil LaBute, sinematografik bir biçem içinde, işte bu gençliği geniş perspektifle ele almış. Mehmet Ergen'in gene başarılı çevirisindeki akıcı diyaloglar, aralara işlenmiş ince mizah anlayışı oyunu daha da sevimli kılmış. Neil LaBute'un eserinin 2003 yılında filme alındığını da bilgi olarak vereyim, yazının gidişatını değiştireyim.

    ÇAĞDAŞ SANATIN BAM TELİ
    "Şeylerin Şekli”ni Mehmet Ergen sahneye koymuş. Oyun, tiyatro sahnesinde başlıyor, ama sergi Jennifer ile Philip'in su altındaki düğün törenlerinde bitiyor. Akbank Sanat'ın (İstiklal Caddesi, Zambak Sokak, No. 1 Beyoğlu - İstanbul) katları arasında izleyici; müzeden Adam'ın yatak odasına, Philip'in evinin oturma salonuna, parka, estetik cerrahın bekleme salonuna, café'ye ve nihayet sergi salonuna davet edilerek perdesiz, sahnesiz bir oyun sergileniyor. Başlangıçta elindeki sprey boyayla müzedeki bir heykele zarar vermek isteyen kadın ile müze görevlisi erkek arasında başlayan diyalog, yaşam ve sanat yeğlemesine kadar uzanıyor, çağdaş sanatı hafife indirgiyor.

    BASKIN KARAKTER EVELYN
    Baş karakter aynı zamanda sanatçı olan Evelyn. Oyunun başında Oscar Wilde'ın âşık olmasıyla ebediyete kadar genç kalma çabasına giren Dorian Gray'a gönderme yapılıyor, ardı ardına sıralanan referanslarla âşık olduğu kadının önerileriyle daha iyi görünmeye çalışan bir erkeğin değişimine varılıyor. Neil LaBute, Âdem ile Havva öyküsünü ters yüz ediyor ve sonuç itibariyle sanata ya da aşka ilişkin iki tarafında içini dışını izleyiciye gösteriyor, ama izleyiciyi seçim konusunda özgür bırakıyor. Oyunun sonunda ne Evelyn (Esra Bezen Bilgin) özür diliyor, ne de Adam (Bartu Küçükçağlayan) intikam duygusuna kapılıyor. Çünkü haklı olan yok! Oyun gerçek olan “gerçek”i işliyor. Evelyn: "Gerçek olmayan sanatı sevmiyorum, sahte sanattan nefret ederim" diyor, ama sanatını yaparken yalana başvuruyor. Yani bir anlamda, sanatını icra etmek için yalan söylüyor. Adam ise, yazgısından habersiz, oradan oraya sürükleniyor. Evelyn, sanatında öznel olmak, kendi fikrini savunmak uğruna baskın bir karakter. Karşısındakini ereği için rahatça harcıyor.

    Neil Irish'in mekân düzenlemeleri ve black-out'ları olabildiğince kısa atlatmadaki başarısı kutlanmaya değer. Mehmet Ergen'in çevirisinde sadece “tahribatçılık” sözcüğüne takıldım. “Yıkıcılık” kullanılsa daha iyi olmaz mıydı? Neyse! Neil Irish'in kostüm çalışması da gayet zevkli ve yerli yerinde. Kostümler kendilerini izleyiciye okutuyor, (Evelyn'in sunum tablosunda giydiği kostüm gibi) karakteri tamamlıyor. Yakup Çartık'ın üç ayrı mekândaki ışık tasarımları, bu kere de mükemmel.

    MEHMET ERGEN'İN YÖNETİMİ
    Yönetmen Mehmet Ergen, tablo dizgelerinin farklı ritimlerini fevkalade güzel düzenlemiş, ritmik çerçeveleri çok iyi saptamış. Bunların sonucunda global ritmi yakalamış. Öyküyü figüratif biçimde anlatırken; eylemi, konuyu duyguları harekete geçirici mantıkları fiziksel eylem olarak vermiş. Gösterinin bütün anlarını bir araya getiren ve devindiren iki nokta arasına sanki bir çizgi çizmiş; çizginin arasındaki koordinatları zekice belirlemiş. Çizginin başlangıç ve bitiş noktaları belli, belli belli olmasına da bulmaca dergilerinde rastladığımız "noktaları birleştirme" oyunları gibi bu çizgi. Malûmunuzdur bu oyunlar, başlangıçta sayfa üzerine dağıtılmış noktalardan oluşuyorlar. Bu noktaları sırayla birleştirdiğimizde, resim ortaya çıkıyor. İşte Ergen'in “Şeylerin Şekli”ni sahneye koyma yöntemi, bu “noktaları birleştirme” oyunlarına benzemiş. İzleyiciye noktaları birleştirme yetkisini vermiş. Oyuncu yönetimini de “mış gibi yaptırmamak” üzerinden çözümlemiş.

    ÇOBANOĞLU VE CELİLOĞLU
    Betül Çobanoğlu'nu Murat Karasu'nun “İçeridekiler”inde ve Emre Koyuncuoğlu'nun “Arıza”sında izlemiştim. “İçeridekiler”deki Baldız'a karakterinde zihinsel içebakışını, yani bütünlüklerin zihinsel algısını geniş ve belirsiz birimlere göre yapmamasını eleştirmiştim. Baldız'ı, görme ve dokunma, işitme duyusundan çok daha az düzeyde, zihinsel içe bakışla daha kesin ve daha ayırt edilebilir nitelikte yorumlamasını önermiştim. Bu kere de, Jennifer'in dış biçimini ve çatısını oluşturan noktalardan destek alamamasını ve yönünü bulamamasını eleştireceğim. Oysa bu noktalar, onun duygulanımsal ve devinduyumsal belleğine, “düşünen bedenine” destek olacak. Hele beni bir dinlese! Deniz Celiloğlu'nu ise ilk kez izledim. Üzerinden sapır sapır yetenek dökülen bir oyuncu Celiloğlu. Bütünlüklü doğalcı oyunculuğunda, psikolojik ve davranışsal olarak müthiş olumlu işaretler veriyor. Jestlerini “haddehane”den geçiriyor. “Haddehane”den çıkma jestlerini yeri geldiğinde kesiyor, parçalara bölüyor, sonra yeniden yapıştırıyor. Söylemek istediğim kısaca şu: Tiyatromuza Deniz Celiloğlu geliyor.

    BİLGİ İLE KÜÇÜKÇAĞLAYAN
    Esra Bezen Bilgin, zaten benim gözbebeği boncuklarımdandır. “Şeylerin Şekli”nde, sahne üstü eylemlerini soğuk, teorik biçimde aklı aracılığıyla analiz etmiyor. Evelyn'e fevkalade pratik olarak yaşamı, insancıl deneyimleri, kendi öz alışkanlıkları, sanatsal duyguları, sezgileriyle yaklaşıyor. Aksiyonları icra ederken gerekeni kendi başına arıyor, kendi doğasını yardıma çağırıyor. Bu süreci doğasının bütün zihinsel, coşkusal, ruhsal, fiziksel güçleri tarafından eşzamanlı olarak yürütüyor. Alkış pastasından aldığı payı hak ediyor.

    2004 yılında Kent Oyuncuları yapımı “Inishmore'lu Yüzbaşı”da Joey, 2005'de gene Kent Oyuncularıyla birlikte “Kumarbazin Seçimi”nde Mugsy karakterlerinde izlediğim ve öve öve bitiremediğim Bartu Küçükçağlayan “Şeylerin Şekli”nde Adam'ı oynuyor. Küçükçağlayan, yazarın sunduğu verili durumları, olguları ve olayları listeye dökmüş. Oyunu küçük parçalara bölmüş, ayıklamış, çözümlemiş. Sorular sormuş. Bütün olguları tartmış, varsayımlar üretmiş.

    "Bunları nereden biliyorsun,” derseniz, oyun içinde belli ediyor, anlaşılıyor.

    Bartu Küçükçağlayan “Şeylerin Şekli”nde, Esra Bezen Bilgin ile birlikte tırmanışa geçmiş a Dostlar, Bartu Küçükçağlayan yükseliyor. __________________


  10. Tiyatro Öteki Hayatlar, 2007/08 sezonunda sergiledikleri oyunları ile dikkatleri yine üzerlerine çektiler. Grubun iç dinamiğini seviyorum. Kendileri yazıyorlar, yönetiyorlar, oynuyorlar… 'Öteki Hayatlar' ın bütün oyunlarında grup içi paylaşım en üst noktada oluyor. 'Kış Masalı' H.Can Utku' nun yazdığı bir metin. Psikolojik gerilimi bol; basit gibi görünen cinayet konusu yabancısı olmadığımız bir öyküyü oluşturuyor. Bu oyun Hollywood film senaryolarından farksız. Metin çok güzel bir sinema senaryosu olabilir; fakat tiyatro oyunu olmaktan çok uzakta duruyor.

    Konu
    Oyun, Bolu Dağı'nda bir dağ evinde bir araya gelen 5 kişinin öyküsünü konu alıyor. Eskiden çok iyi dostlar olan “Sema, Mahir, Aynur” olayın baş kahramanlarıdır. 'Mahir' ve 'Aynur' evliliklerinin sağlıklı yürümemesi yüzünden bir dağ evinde yaşamaya başlamışlardır. 'Aynur' yaşadığı psikolojik rahatsızlık yüzünden yaşamdan iyice kopmuştur. Düşünsel anlamda başarılara imza atan 'Mahir' de kalbindeki aşktan dolayı 'Aynur' u tedavi etmek için o' nu Bolu Dağı' ndaki bir dağ evine hapseder. 'Nuriye' ve 'Yaşar' la birlikte kabuklarına çekilerek, toplumdan kopuk bir hayat yaşamaya başlarlar. Ve bir gün 'Aynur', eşinin de yakınen tanıdığı 'Sema' ya mektup yollar. 'Aynur' yardıma ihtiyacı olduğunu yazarak, 'Sema' dan yardım ister. 'Sema' bu talebi geri çevirmez. Bütün işlerini bir kenara bırakarak Bolu'daki dağ evine gider. Evde bir takım cinayetlerin yaşandığına tanık olur.

    Oyunun konusundan da anlaşılacağı üzere, oyunda 'psikolojik gerilim' en üst safhada. Gerçek anlamda sağlam bir öykü ile karşı karşıyayız. Ama sinemografi işin içine giriyor. Öyküde bahsi geçen kişilerin ölüm yerleri, anları; öldürenin gizli sureti muhakkak sahnede olmalı. Bu olaylar düz anlatılıp geçilmez. Bunları da yapmak pek mümkün görünmüyor. Eğer bu anlatılanlar gösterilirse oyundan kopmalar olur. Asıl konu dağılır. Keza evde işlenilen 'Yaşar' cinayeti de anlattığım örgü içinde sadece sözcüklerde kalıyor. Görselliğin illa ki şart olduğu bir oyundan bahsediyoruz. Fakat bu yönü ile oyun çok fazla zayıf kalıyor. Oyuncuların üzerlerine yüklenilen gerilim dolu ifadeler, onların rollerine yabancılaşmasına sebep oluyor. Örneğin 'Nuriye' nin ölen çocuğundan sonra verdiği tepkiler anlamsız? Bir anne ölen çocuğunun ardından bu kadar tepkisiz kalabilir mi? Sadece gözleri açık, şaşkın tepkiler veren; ulu orta her şeye çığlık atan oyuncular… Yöneten H.Can Utku' nun oyunu sil baştan ele alması lazım.

    Teknik Ekip
    Oyunun broşüründe 'dekor/kostüm' , 'ışık' ibareleri neden yok? Broşürde yöneten, oyuncular, yöneten yardımcıları ve afiş - broşür tasarımcısı yer almış. Bir eksikliği de broşürde yaşıyoruz. Artun Özsemerciyan' nın 'afiş - broşür' tasarımını yeniden ele alması lazım. Ben hemen dekorun çok basit kaldığını söylemek istiyorum. Mesela o koltuğun durduğu yer sahneyi bütünüyle kapatıyor. Çalışma masasının ve masanın dolapçıklarının görünmesi gerekirdi. Kostümlerde de çarpıklıklar var. Örneğin Pelin Doğru' nun oyun boyunca ayağından çıkarmadığı çizmelerine takıldı gözüm. Rengi kötü bir defa. Üzerindeki kot pantolonla uyum sağlamamış. Oyun süresince o çizmelerin ayağında kalışına hayretle baktım. Uyurken bile çıkmaz mı çizmeler?

    Oyuncular
    'Sema' rolünde izlediğimiz Pelin Doğru beni bütünüyle şaşırttı. Rolüne psikolojik olarak hiçte hazır gözükmüyor. Oyun boyunca gereksiz yere atılan çığlıkları; olmayacak yerde süren ve bitmek bilmeyen ağlamaları 'Sema' karakterinin ruh halinin bizlere yansımasını engelliyor. Karakterin ağlaması elbette doğal; fakat ne söylediğini anlayamayacağımız kadar süren bir ağlama seyirciyi oyundan koparır. Ki öyle de oluyor. Silahla 'Mahir' i öldürme sahnesi hiç mi hiç olmamış. Baştan çalışmak lazım bu sahneyi. 'Mahir' rolünde Artun Özsemerciyan' ı izliyoruz. Konunun sinemografik oluşu o' na hiç yaramamış. Konu o' nun üzerine yoğunlaşıyor. Ama bizleri şüphede bırakacak bir iz, delil olmadan sürüyor bu durum. Özsemerciyan fevkalade güzel oynuyor rolünü. Soğuk kanlı konuşmaları, rahat tavrı belki de oyunu kurtaran kişi olmasına neden oluyor. 'Aynur' karakterini canlandıran Deniz Hande Karaman iyi bir oyuncu olma yolunda… Özellikle de diyaloglardaki gerilim dolu ifadeyi iyi yansıtıyor. 'Kış Masalı' şarkısını öyle içten söylüyor ki, insanın düşüncelerini alıp götürüyor.

    'Nuriye' rolünü Gülçin Kaya / Güneş Mermer dönüşümlü oynuyorlar. O gün o rolü -tam olarak bilemiyorum- Gülçin Kaya oynadı. Oyun boyunca gözlerinin açık kalışı; şaşkınlığı, olaylara karşı şok oluşu yansıtamıyor. Bir defa oğlu ölen anne öyle mi tepki verir? Aslında burada yönetenin hatası var. 'Yaşar' da Ufuk Karagöz başarılı.

    Tiyatro Öteki Hayatlar, 'Kış Masalı' nı bir kez daha çalışmalı. Oyunun her bölümü eksik. Oyunun tiyatroya uygun hale getirilmesi lazım. Ya da bu yapılamıyorsa bile oyun mutlaka görüntülerle desteklenmeli. Eleştirmen olarak H.Can Utku' nun diğer oyunlarını ve yöneten anlayışını aradım, ama bulamadım.

    Oyun, Beyoğlu Oyuncular Kahvehanesi Cem Safran Sahnesi' nde…

    Dip Not
    27 Mart Saat 12-00' da bütün tiyatro sever insanları 'Muhsin Ertuğrul Sahnesi' önüne; yıkımlara karşı birlik olmaya çağırıyorum.


  11. İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatrosu, son dönemde sahne yıkımları ve değişen yönetim sistemi ile gündemde. İstanbul kentinin en büyük tiyatro oluşumu, 2007/08 sezonunda oyunlarıyla değil ama maalesef oluşan kargaşa ile gündeme geliyor. Bu kargaşayı çıkaran kişilerin amaçları hedefine ulaşıyor. İstanbul Şehir Tiyatrosu' nun sonu pek parlak görünmüyor. Yanlış oyun seçimleri, yöneten takımın sürekli tiyatroya ket vurması oyuncuların da moralini bozmuş durumda. Sahnede oynanan oyunun içine başka düşünceler girince, olmuyor, oyunun mayası tutmuyor. “Bernarda Alba' nın Evi” bu durumdan az da olsa sıyrılmışa benziyor.

    Yöneten ve Teknik Ekip
    Oyunu sahneye Engin Alkan koymuş. Yöneten anlamında iyi bir iş çıkarmış. Sahne grafiğini iyi tespit etmiş Sayın Alkan. Kadınlara yönelik bağnazca düşüncenin ne denli iğrenç olduğu konusuna dikkat çekmiş. Günümüz Türkiye'sinin kadına olan yaklaşımını da sahneden göstermiş. Oyuncu bayanların rol seçimleri de çok doğru olmuş. Bedensel hareketlilikte bir takım sorunlar mevcut. Oyunun belli bölümlerinde giyilen gecelikler bayan oyuncuların oturup kalkmasını gölgeliyor. Oyuncu, izleyenleri düşünerek oyun içinde bir takım yavaş ve aksak hareketlerde bulunabiliyor. Doğal hareketlilik sahnede bir anda yok olabiliyor. Hale Toledo çevirisine de yazacaklarım var. Oyunun diyalog bölümleri nedendir bilinmez şiir gibi konuşmalarla geçiyor. Tamam 1930' lu yılların kadınlara uyguladığı baskıcı despotizm ve trajik bir öykü var ortada. Ama illa ki trajedi denilince neden 'şiirsel' konuşmalar ortaya çıkar? Çeviriyi yaparken diyalogların akıcılığına biraz daha dikkat etmek en mantıklı olanı…

    Ayhan Doğan, uyguladığı dekor ile muhteşem bir çıkarmış. Elbette bu dekoru ışıksız düşünmemek lazım. Işıkla dekorun bu denli iç içe girdiği bir gösteri izlemek izleyenleri de büyülüyor. Işıkta Özcan Çelik dekorla iyi birer ikili oluşturmuşlar. Bahçe bölümünün gece oluşan nüansında her iki kişinin kıvrak zekasını izliyoruz. Kostümde Nihal Kaplangı konuya uygun dönem elbiseleri seçmiş. İyi güzel de o geceliklerin halini hiç mi hiç beğenmedim. Beyaz, kefen gibi gecelikler herkesin üzerinde. Genç ve yaşlı olma bağımında gecelik çeşitliliği oluşturulsa hiçte fena olmazmış.

    Oyunun Konusu
    İspanyol edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Federico Garcia Lorca'nın 72 yıl önce yazdığı metin, ayrıca yazarın öldürülmeden önce yazdığı son oyunu olma özelliğini taşımaktadır. Bernarda Alba' nın evinde cenaze töreniyle başlayan oyunda; Despot Bernarda Alba (Ayça Telırmak), Akli Dengesi Yerinde Olmayan Annesi Maria Josefa (Bercis Fesçi) ve değişik yaşlardaki beş kızıyla yaşadığı evde sekiz yıllık yas ilan eder. Bu zaman zarfında kendisi dahil kimseler evden dışarıya adım atamayacaktır. Pencereden dahi dışarıya bakmak yasaktır. Evde bulunan kızlar 8 sene boyunca erkeksiz ve bakire bir hayat geçireceklerdir.

    Fakat evdeki kızlardan, 39 yaşındaki Angustias'a bir talip çıkar. Kasabanın yakışıklı erkeği 25 yaşındaki Pepe El Romano'nun yaşlı ve kalacak mirasla zengin olacak kişiyle nişan yapması, evdeki çıkmazları daha da karmaşık hale dönüştürür. Kardeşler arasında kıskançlık boy gösterir. Pepe El Romano için kız kardeşler birbirlerine düşerler.

    Yazar Lorca, İspanyolların en kanlı dönemi olan Faşist Franko Rejimi' ni Bernarda Alba' nın üzerine yükleyerek sahneye taşımış. Bernarda' nın kızlarına yaptığı despotizm dönemin koyu Katolik baskıcı din hegemonyasını ve Franko' nun halkı yıldırma hamlelerini simgeliyor. Sevgili Engin Alkan'ı kutluyorum, bu denli bir konuyu sıraladığım durumları kotararak sahneye taşımış.

    Oyuncular
    Ayça Telırmak, Bernarda Alba rolü ile karşımızda. Öncelikle duruşu ile karakterine hayat veriyor. O despot anne tavırları daha sahnedeki duruşunda beliriyor Sayın Telırmak' ın. Anne rolü için biraz 'genç' görünse de, tavırları ve davranışları ile rolünü kurtarıyor. Bercis Fesçi, Maria Josefa' nın kaçık ruh halini iyi incelemiş. Rolünün psikodinamik yapısını güzel tespit etmiş. Hülya Arslan' nın 'hizmetçi' rolü çok mühim. 2 lokma yemeği yemek için kendinden geçercesine yemeğe saldırması, dönemin sosyal sınıf sıkıntısını ön plana çıkarıyor. Sevil Akı, Özlem Türkad, Ayşen Çetiner, Elçin Altındağ, Aslı Nimet Altaylar için yazacaklarım hemen hemen aynı. Askeri baskıya, töre baskısına ve aile içi şiddete maruz kalan kadınların bütün ruh halini sahneye taşıyorlar. Sadece şunu söylemek istiyorum; akşamın karanlığında evin bahçe kısmında neden üzerlerini örtme telaşına giriyorlar?

    Engin Alkan iyi bir iş çıkarmış. Fakat oyuncuların oyuna adaptasyon sorunları var. Bunu da İstanbul Şehir Tiyatrosu' nun son dönemde yaşadığı kaosa bağlıyorum. Önce Sevgili Engin' i sonra ekibin tamamını kutluyorum. Oyun Şehir Tiyatroları'nda devam ediyor. Bu sezon içinde mutlaka izlenmeli. İyi seyirler…

    Dip Not
    Marx' ın 'yabancılaşma' teorisini mutlaka irdeleyin. İrdeleyin ki içinden geçtiğimiz dönemin baskıcı, despot yapısını anlayın. Bir kez de olsa 'kapitalist sömürü' nün dışından bakın olaylara.


  12. Robin Hawdon'a ait eser geçtiğimiz günlerde Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. Eserin konusu ; Bill balaylarını geçirecekleri otel odasında hiç tanımadığı bir kızla uyanır. Bekarlığa veda partisinde içki fazla kaçırdığından geceye dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. Ve gelinliğini giymek için nişanlısı Rachel odaya gelmek üzeredir.Tom ve Bill bu karmaşık durumu düzeltmeye çalışırken, oda hizmetçisi Julie ve gelinin annesi ile dayısının da dahil olmasıyla olaylar işin içinden çıkılmaz hale gelir. İkilinin yatak odasında başlayan macerası, oyun boyunca yanlış anlamalar, içinden çıkılmaz yalanlar, harekete dayalı komedi öğeleriyle işleniyor. Klasik bir metin olması nedeniyle oyunun gidişatını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Küçük yaştaki çocukları güldürmekten öte gidemeyen oyun ''doğru kişiyi bulma '' sahneleriyle adeta işkenceye dönüşüyor.

    Şahane Düğün.
    Yıllardır bu türde yüzlerce eser verilmiştir. Eserin içeriği az çok bilinse de kurgusu iyi yapıldığı taktirde başarıya ulaşır. Bu türlerin en bilindik yazarı Ray Cooney'dir. Onu diğer yazarlardan ayırtan en önemli özellik hiç şüphesiz kelime hazinesi, hiç beklenmedik bir son ve kurgudaki ustalığı.

    Oyun oldukça sıradan, özü açısından izleyiciye fazla aktarımı olmayan yüzeysel bir güldürü. Metnin zayıflığı bir yana, kopukluklarda almış başını gitmiş.

    Şimdi düşünelim ertesi gün düğününüz var ve akşamında bekarlığa veda partisinde içkiyi fazla kaçırmışsınız. Oracıkta tanıştığınız biri sizi odanıza çıkarıyor ve devamında bir ilişki yaşıyorsunuz. Tabi işin içine güldürü öğesi amacıyla hareket ve yanlış anlamalarda katılmış. Ama metnin özü bu. Daha önce hiç görmediği, hiç tanımadığı birine nasıl olurda bir gecelik ilişki sonrası aşık olup yıllardır tanıdığı gelin adayından vazgeçer?

    O zaman şunları soralım.

    Sırf ilişkiyi yaşadığınız için hiç tanımadığınız birine aşık olur musunuz? Üstelik ertesi gün düğününüz var!(Sarhoş olduğunu katmıyorum bile) Olunabilir diyenlere şu notu da ekleyelim. Oyun boyunca birbirilerini tanıma fırsatları olmuyor.

    Yada şöyle soralım, uzun zamandır tanıdığı Rachel'le evlenmekten vazgeçiren tek neden bir gecelik ilişkimi?

    Aşk ve sevgi olguları sadece cinsellikten mi ibarettir?

    Hayır mı? Peki sormaya devam edelim.

    Değilse hiç tanımadığı biri için yıllardır tanıdığı nişanlısından, az sonra karısı olacak kişiden nasıl vazgeçer?

    Yoksa Rachel yatakta başarılı değil midir?
    Zira metin Rachel'den ayrılmasını başka bir nedenle vermiyor. Verilmek istenen ''doğru insanı bulma'' hadisesi yataktaki başarıyla mı sınırlı?

    E o zaman doğru insanı bulmak için yatak sınavından başarıyla geçmesi yeterlimi?

    Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, gelinin kocasız kalmaması için Bill'in en yakın arkadaşı , sağdıcı Tom'la birlikte olması da neyin nesi?

    Yazarın aşk anlayışı bundan ibaretse Allah yardımcısı olsun. Her ilişkiye girdiği kişiye aşık olursa işi zor.

    Üzülüyorum kızıyorum onca başarılı oyuncuların heba edildiğine yanıyorum. Bu kadar sığ bir metne bir reji yorumu yapılmadığından oyunun nasıl heba edildiğine yanıyorum. Bu kadar başarısız, bu kadar dar bir metnin Devlet Tiyatrolarının bel kemiği sayılan Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından oynanmasına akıl sır erdiremiyorum.

    Elbette bu senaryonun daha önce sinemaya ''Perfect Wedding'' adıyla uyarlandığını ve başrolde Hugh Grant'ın oynadığını biliyorum. Filmde vasat ama en azından görüntü zenginliği ve yakışıklı aktör Hugh Grant'ı izleme şansınız var.

    Hoş bugünlerde bir çok özel tiyatronun da bu oyunu repertuarına aldıklarını duydum. Nasıl bir oyun çıkaracaklar merakla bekliyorum.

    Gelelim sahnelenişine.
    Meltem Baytok, Okan Şenozan, Tolga Çiftçi, Aslı Kılan, Hülya Gülşen Irmak, Pervin Ünalp'tan oluşan kadro, genel anlamda oyunculuk düzeyleri ortalamanın altında kalmış. Ses ve vücut kullanımları yetersiz , sürekli aksayan ve alabildiğine uyumsuz.

    Ne yazık ki başarı çizgilerine gölge düşürerek rolün hakkını veremiyorlar. Yapay oyunculuklarla tekdüze ve monoton bir oyunda ses ve mimik yeteneklerini yeterince kullanamadıklarından kendilerini kanıtlayamıyorlar.

    Oyunun büyük yükünü bu role hiç de elverişli olmayan Okan Şenozan üstlenmiş. Üstlenmiş üstlenmesine ama, sahne yeteneğini hiç kullanamamış. Ayrıntılardan yoksun rolün olanaklarını değerlendiremiyor.

    Sahnedeki oyuncuların bir çoğunu farklı yapımlarda izledim.Hepsi başlı başına müthiş oyuncular. Özellikle yakın zamanda sahnelenen ''Köşebaşı'' adlı yapımda Okan Şenozan ve Tolga Çiftçi oyunculuklarıyla parmak ısırtmışlardı. Ama bu oyun için metnin zayıflığı maalesef oyunculuğa da yansımış. Reji ve Metnin kurbanı olmaktan kurtulamamışlar.

    Kısacası tüm oyuncular canlandırdıkları kahramanlarla içli dışlı olamadıklarından inandırıcı bir çizgi tutturamıyorlar.

    Metnin zayıflığı rejinin yaratıcılığını engellemiş.
    Elbette metnin zayıflığı yönetmeni bağlamaz. Yada tam tersi metni sevip spesifik bir çalışmayla birtakım şeyler katabileceğine inanıp güzel bir oyun çıkaracağına da inanabilir. Kim bilir dayatılan mecburiyetle bu oyunu sahnelemişte olabilir. Hangi nedenle olursa olsun üzülerek söylüyorum başarılı olamamış. Kast seçiminin yanlışlığı da işin tuzu biberi olmuş.

    Işın Mumcu'nun dekoru.
    Daha önce Behiç Ak'ın ''tek kişilik şehir '' adlı oyununda dekor ve kostüm çalışmasını izlemiştim. Türkiye'nin önde gelen tasarımcılarından. Çok başarılı bir işe imza atmış, sırf bu oyundaki çalışmasıyla alacağı ödüller için şimdiden garaj kiralaması gerektiğini vurgulamıştım.

    Bu oyunda simültane dekor anlayışıyla bir otel odası tasarlamış. Ayrıntılar gözden kaçmayacak derecede başarılı, zevkli bir dekor tasarlamış.

    Yalnız, eğer bir vodvil oynanıyorsa oyuncuya gereken genişlik sağlanmalı. Sahne küçükse ya o sahnede oynanmamalı yada daha az bir dekorla oyuncuya hareket alanı bırakılmalı. Aksi taktirde hareket alanı bulamayan oyuncu oyunculuğunu sergileyecek bir alan bulamıyor. Hoş oyuncular dar alanı dahi kullanmayan isteksiz bir tavır sergiliyor ya neyse!

    Daha önce başarılı çalışmalarını izlediğimden haksızlık etmek istemiyorum. Kötü demek gelmiyor içimden. Metnin azizliğine uğramış bir dekor çalışması diyerek noktalıyorum.

    Gülümser Erigür'ün kostümleri.
    Sahnedeki bir çok oyuncunun birden fazla kostüm kullanması işini zorlaştırmış. Tüm oyuncuların yaşına ve karakterine uygun seçimleri başarılı. Damat ve gelinlik seçimleriyle de zevkli bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

    Şükrü Kırımoğlu'nun ışıkları.
    Sade bir ışık tasarımıyla pek zorlanmamış. Yalnız yer yer gereksiz karartmalardan kaçınmalı. Ayrıca monologların olduğu kısımlarda da nokta ışıkları zamanında yetiştirmeli.

    Nerden geldiği belli olmayan müziğin oyunu hareketlendirmesi için yersiz ve zamansız girmesini çok yadırgadım. Vodvili desteklemek ve seyirciyi dingin tutmak için yapılmış bu çalışma, tamamen ucuz ve basit bir yaklaşım.

    Oyunu izlenir kılmak için ekler yapılarak metin zayıflığı kapatılabilir. Kapatmaktan kastım pervasız öpüşmeleri , yerli yersiz yüksek müzikleri ve yapay koşuşturmaları artırarak değil, sağlam bir kurguyla sağlanabilir.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri