Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Osmanlının Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı’nı Hazırlayan Sebepler Bir Genelleme 13. yy’ın sonu ve 14. yy’ın başlarını kapsayan süreç içerisinde kurulan Osmanlı Devleti , 15. yy’ın

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Osmanlının Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı’nı Hazırlayan Sebepler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Osmanlının Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı’nı Hazırlayan Sebepler

    Bir Genelleme

    13. yy’ın sonu ve 14. yy’ın başlarını kapsayan süreç içerisinde kurulan Osmanlı Devleti, 15. yy’ın sonuna doğru tüm Orta Doğu ile Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın büyük bir bölümünü egemenlik altına alacak boyutlara ulaştı. Bu döneme kadar kurulan Türk devletleri içerisinde en uzun ömürlüsü olan ve yaklaşık 600 yıl varlığını sürdüren Osmanlı Devleti’nin dünya tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır.

    Devletin kurucuları ve yöneticiler, onu, bir uç beyliğinden merkezileşmiş bir hanedanlık devleti seviyesine çıkarmayı; İskender’in Makedonya, Sezar’ın Roma İmparatorluklarının gerçekleştirdiklerinin çok ötesinde, Doğu ile Batı’yı, Hıristiyanlık ile Müslümanlığı, eski ile yeniyi birleştirmeyi, aynı pota içinde eritmeyi ve kaynaştırmayı belirli bir süre de olsa başarmışlardır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti, dünyanın global bir nitelik almaya başladığı böyle bir dönemde, bu gelişmelere katkısı olan en önemli siyasal teşekküllerden biridir.

    Küçük bir uç beyliği iken bulunduğu coğrafyanın stratejik durumundan ve gerek Rumeli ile Balkanların gerekse Anadolu’nun siyasi bölünmüşlüğünden en elverişli şekilde istifade eden Osmanlı Devleti, kendi iç dinamiklerine dayanarak kuruluşundan yaklaşık olarak 400 yıl sonra, en geniş sınırlarına ulaşmış ve üç kıtaya yayılmış bulunan büyük toprakları kapsamıştı. Bu devletin süratle gelişmesi; devletçe uygulanan bilinçli bir politika; disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilat; idari siyasetteki incelik; adilane davranış; tamamen taassuptan uzak, hoş görülü bir dini anlayıştan ziyade İlber Ortaylı’nın deyimiyle yüzyılların değer birikimi ile ortaya çıkmış olan ve biraz da eski Türk devletlerinden gelen, Osmanlının çok renkliliği içinde kendini gösteren, birlikte yaşama alışkanlığı; gibi politik ve daha çok manevi sebeplerle olmuştur. Osmanlı Devleti’nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişi güzel ve maceracı bir şekilde değil, bir program altında ve bilinçli bir yolda gerçekleşmiştir. Uygulanan toprak rejimi ve vakıfların kuruluşu, şehir ve kasabalarda ilmi ve sosyal müesseselerin kurulmuş olması, yalnız halkın değil, Osmanlı Devlet düzeninin de sağlam temellere dayanmasını mümkün kılmıştır. Bununla birlikte İstanbul’un fethi ile uygarlık kuşağının en geniş bölgesinde yer alan ve tarihin oluşturduğu siyasal ve kültürel boşluk üzerinde kurulan Osmanlı Devleti dünyanın güç merkezi durumuna gelmiştir. Bu durum, Fatih’in zekası ile birleşince, sonuçta “milletler sistemi” kavramı ortaya çıkmıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu Türk Devleti olduğu kadar azınlıkların da devletidir. Bu, ayrı bir devlet ve toplum sistemidir. Zaten İstanbul’un fethiyle birlikte Ortodoks kilisesi ve Avrupa’nın baskısına maruz kalan çok sayıda Yahudi, Osmanlı ülkesine gelerek Müslüman Türk toplumunun hükümranlığı altına girmeye başlamışlardı. Hıristiyan ve öteki dinlerden topluluklar insanlık tarihinde ilk defa kendi iradeleri ile birleşmişler, bütünleşmişler ve kaynaşmışlardır. Böyle bir yönetim, özellikle o dönem Avrupasının çok uluslu devletlerinde görülmemektedir.

    Özetlemek gerekirse, Bizans İmparatorluğu kendisinden önceki İon, Grek ve Roma medeniyetleri üzerine kurulmuştu. Selçuklular daha evvelki Türk, Acem ve Türk-İslam karışımı bir uygarlık yaratmışlardı. Osmanlı Devleti ise; batısında Bizans, doğusunda Selçukluların bıraktıkları geniş coğrafi boşluğun tam ortasında kurulmuştu ve ortaya çıkan boşluğu her açıdan doldurmak durumundaydı. Diğer bir ifade ile; uygarlığın merkezinde bulunan Osmanlı Devleti, merkezden çevreye doğru genişlemenin tüm avantajlarına sahip idi. Bu avantaj onu, bağımsız küçük bir siyasal konumdan güçlü; kapsamlı ve merkezi bir imparatorluğa yükseltmiştir. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz bu yapı, gerek siyasi gerekse sosyal, kültürel, askeri ve coğrafi -ki özellikle bu açıdan Osmanlı kuruluşunda Anadolu’dan daha çok Rumeli’de genişleyecek hatta örgütlenmesinde de teşkilatlanmasında da, Rumeli’ye öncelik tanıyacaktır- açıdan aslında Doğulu olduğu kadar, belki de daha fazla Batılıdır, Avrupalıdır. İstanbul merkezli bu imparatorluk devlet yapısıyla, toplum hayatıyla, siyasetiyle, politikasıyla, tüm kendisine özgü özellikleriyle Üçüncü Roma İmparatorluğu’dur, Müslüman Roma İmparatorluğu’dur.

    Osmanlı Devleti’nin başında, varlığını sürdürdüğü yaklaşık 600 yıl boyunca Han, Hünkâr, Sultan, Padişah ve Halife gibi ünvanların bazen bir kaçını birden taşıyan 36 kişi bulunmuştur. Bunların hepsi Osmanlı hanedanından kişilerdir. Osmanlı Devleti’nde bütün yetkiler devletin başında bulunan hükümdarda toplanmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in halife ünvanını almasından itibaren padişahlar, hem dünyevî hem de uhrevî (ahirete ait) yetkileri kendi bünyelerinde birleştirmişlerdir. Osmanlı hükümdarı dünyevî yetkileri ile sultan, ruhani yetkileri ile halifedir. Halife-Sultan olarak bütün devlet yetkilerinin temsilcisidir. Devlet, hükümdardan ayrı bir hukukî varlık ve şahsiyete sahip değildir. Devletin kuruluş sürecinin başlangıcında hanedanın bütün erkek kuşağı, kendiliğinden tahttın yasal hak sahibidir. Bununla beraber en yaşlı üye devletin başına adaydır. Osman Bey’le bu uygulama son bulmuş ve hükümdarlık için şehzadelerin rekabeti ön plana çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in “ulemanın çoğunluğunun” uygun bulmasıyla “devletin iyiliği için” koyduğu ünlü kardeş katli kanunu, bu anlayışın yerleşmesinin sonucudur. İlerleyen süreçte kardeş katlinin yerine, şehzadelerin sarayın kafes denilen bölümlerinde pasifize edilmeleri gibi bir uygulama, daha sonra ki süreçte ise, I. Ahmed’in 1617′deki ölümünden itibaren, yeniden hanedanın en yaşlısının padişah olması söz konusu olacaktır.

    Din ve kanunla iyiden iyiye bağlı alanlarda, sultan, sınırlı da olsa, gerçek bir iktidara sahiptir. Dinsel bir nitelik taşır; halife olarak, Vezir-i azam Lütfî Paşa’nın deyimiyle “zamanının imâmı”dır. Durum böyle olmakla birlikte padişahın şeriat alanında en ufak bir yetkisi yoktur. Ne yeni bir şey koyabilir bu konuda, ne değiştirebilir, onu. Şeriatı yorumlamak bile elinde değildir; bu, hukukçu müftilerin işidir, yalnız; sultan onları atar ve görevden alır, ancak yerlerine geçemez. Buna karşılık, Orta Asya’dan gelen Türk Devlet anlayışı ve İslam hukuk geleneğinin en liberal akımları -özellikle Hanefiler- dinden bağımsız bir yasamada bulunmak, kanun yayımlamak olanağını sağlayan bir önerme hakkı (örf) tanıyorlardı hükümdara. Ne var ki, bu kanun, kamu hukuku, idare, maliye, ceza hukuku sorunlarıyla yetinmek zorunda olup şeriatın yerini alamaz; ancak, onun zıddına gitmeden kimi boşluklarını doldurur. Osmanlılar, devletlerinin oluşumundaki somut koşulların gereği olarak -belki de mirasçısı oldukları Orta Asya geleneğinin sonucu- hükümdarın bu hakkını alabildiğine geliştirdiler. Böylece Osmanlı padişahları Sultan-ı Örf denilen bu kanun yapma hakkını yoğun bir yasama faaliyeti şeklinde kullandılar.

    Devlet yönetiminde hükümdarın baş yardımcısı, vezir-i azam/sadr-ı azam denilen baş vezirdi. Vezir-i azam, hükümdar adına bütün yetkileri kullanırdı, onun genel vekili idi. Sadrazam, bütün devlet işlerinden sorumlu idi.

    Devlet işlerinin görülmesinde, hükümdara yardımcı olmak üzere bakanlar kurulu tipinde Divan-ı Hümayun adlı bir organ da bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun, devletin siyasi, idarî, mali ve askeri işlerinin görüşüldüğü, inceleme ve müzakere olunduğu en yüksek devlet kuruluşu idi. Bu organ aynı zaman da bir yargı kurumu olarak da hizmet görmekteydi. Ancak padişah, elinde bulundurduğu devlet gücü nedeni ile Divan-ı Hümayun’un kararlarına uyup uymamakta serbestti. Zaten Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli 1876 yılına kadar mutlak monarşi/mutlakiyet şeklinde olacaktır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti meşrutiyet dediğimiz parlamenter monarşi ile yönetilecektir.

    Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında kadı-asker(kazasker) denilen devlet görevlileri hukuk sorunlarına bakıyor ve kendi bölgelerine bağlı kadılarla, müderris(medrese hocası)lerin atamalarını gerçekleştiriyorlardı. Maaşlarıyla sultanın lütuflarından başka, askerlerin ve devlet görevlilerinin bıraktıkları miras üzerinde bir hakları vardı. Bu kadı-askerler, 16. yy’ın ortalarından başlayarak, bir başka din görevlisi, İstanbul müftisince çaptan düşürülmüşler; aynı zamanda şeyhülislam olarak da atanan bu müfti, ulemanın gerçek başı ve imparatorluğun önde gelen din otoritesi olup çıkacaktır.

    Müftilerin rolü ve ayrıcalığı, hukuk sorunları hakkında görüş bildirmek ve özellikle bir siyasal kararın şeriata uygunluk derecesini takdir etmekti. Bu sıfatla 15. yy’dan başlayarak, başkentteki kimi hukukçular büyük bir saygınlık ve nüfuz kazanabildiler; ne var ki, onların sadece düşünsel ve manevi otoritelerinden ileri geliyordu bunlar: Devlet örgütünün içinde olmayıp (Divan-ı Hümayun’a katılmıyorlardı), tersine bağımsızlılarını koruyorlardı onun karşısında, bunun gibi, dinsel hiyerarşiye de girmiyorlardı. Ulema hiyerarşisinde tepeye tırmanan İstanbul müftisi, Şeyhülislam olarak, divanın dışında kalmış olsa da, bütün önemli dinsel atamalar, kadı ve müderris atamaları kendi egemenliğine geçti ve artık büyük siyasal kararlar sistemli olarak onun onaylamasına tabi oldu. Padişah tarafından tayin olunan gerektiğinde de görevinden uzaklaştırılan, ulemanın başkanı Şeyhülislam şeriatın bekçisi durumunda idi ve padişah kendi icraatları için ondan dinsel kefalet bekliyordu. Buna karşılık, müfti, sultana karşı kafa tutabilecek, hatta tahttan indirilmesine izin çıkaran fetva verecek denli kendisini güçlü hissettiğinde, silah hükümdara karşı çevrilebiliyordu. Şeyhülislamlar 19. yy’ın ortalarından sonra kabine azası olmuşlar ve bu hal imparatorluğun sonuna kadar devam etmiştir.

    Maliye işlerinin defterdarlık adlı makam tarafından yürütüldüğü Osmanlı Devleti’nde idari teşkilat, askeri zorunlulukların etkisi ile kendisine özgü bir yapıya ve toprak düzenine dayanmakta idi. Osmanlı ülkesi idari bakımdan eyaletlere ayrılmıştı. Eyalet denilen beylerbeyinin mıntıkası sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar ise köylere bölünmüştü. Sancak beyleri idari, askeri ve güvenlik işlerinden sorumlu idiler. Kazalarda kadılar, hakimlik görevi yaparken, subaşıları güvenliği sağlar; alaybeyleri de askeri işlerle ilgilenirdi.

    Osmanlı Devleti’nin toprak düzeni başlıca miri arazi(devlet arazisi), vakıf(geliri herhangi bir vakıfa ya da bir kuruma ait olan arazi) ve mülk(şahıs malı) olmak üzere ayrılırdı. Miri arazinin en büyüğüne has, ortancasına zeamet ve en küçüğüne tımar denirdi. Bu ayrım arazinin büyüklüğüne ve dolayısıyla gelirine göre ayarlanmıştı. Miri arazinin kuru mülkiyeti devlete, işletmesi üzerinde yaşayanlara aitti. Osmanlı Devleti’nin tebaası/yönetimi altında bulunanlar bu araziyi ekip biçer, buna karşılık vergi olarak mahsulün belli bir kısmını has, zeamet ya da tımar sahibine öderdi. Geliri oranında asker beslemekle ve onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olan tımar sahipleri kendi alanlarının güvenlik ve asayişini sağlamakla da yükümlü idiler. Böylece devlet zahmetsiz bir şekilde tımarlı sipahiler denilen önemli bir askeri gücü finanse etmekte, bunun yanı sıra hem düzenli vergi tahsilini hem de bölge güvenliklerini gerçekleştirmekte idi.

    Tarım ekonomisine dayalı bir devlet olan Osmanlı, Avrupa’da ki gelişmelerden de etkilenerek tımar sistemini 17. yy’da terk ederek yerine, sıcak para ihtiyacını karşılamak daha doğrusu para ekonomisine tam geçiş sağlayabilmek için devlete gelir getiren kaynakları yavaş yavaş muayyen bedel mukabilinde şahıslara vermeye başladı. İltizam usulü denen bu sistemde şahıslar aldıklarının karşılığını, peşin olarak devlete öderler, sonra gene hükümet kuvvetine dayanarak bunu halktan tahsil ederlerdi. Kısacası devletin alacağı vergiyi peşin olarak devlete verirler, üstüne kendi kârlarını, iltizamı alabilmek için verdikleri rüşveti de ekleyerek bunu halktan zulümle toplarlardı. Devlet ve saray giderlerinin artması, ileri yılların vergilerinin de mültezimlere “tedahül” denilen biçimde önceden peşin satılması gibi iltizama ilerleyen süreçte yeni bir biçim kazandıracaktır. İltizamın bazen kaydı hayat şartıyla/ömür boyu, bazen babadan-oğula geçmek suretiyle sistemleşmesi iltizam sahiplerine bir anlamda mülke bir tasarruf sağlamakta bu da feodal yapıyı oluşturmakta idi. 1856′dan sonra iltizam usulü kaldırılmış sadece aşar iltizamı devam etmiştir.

    Bir Genelleme adlı konu başlığı altında, buraya kadar, Osmanlı’nın devlet ve toplum hayatı, ama genellikle 16. ya da 17. yy’lara kadar süren Klasik Osmanlı çatısı göz önüne alınarak ele alınmış, ve bu çerçeve içinde Osmanlı Devleti’ne yönelik genel bir bakış oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu arada örnek olması açısından, kurumların ya da sistemlerin nereden nereye geldiğini ortaya koymak niyetiyle ekonomik toprak düzeni ve şeyhülislamlık konularında, bilinçli olarak Klasik Osmanlı süreci aşılarak 19. yy’a ya da imparatorluğun ortadan kalktığı döneme kadar gelişimleri izlenmiştir. Aslında bunlardan genele giderek, Osmanlı’nın 600 yıllık zaman dilimi içinde ne kadar değiştiğini, Osmanlı’yı bütün olarak değerlendirmenin ya da ona yönelik bir yargıda bulunmanın güçlüğünü anlayabiliriz. Gerçekten bir padişahın dönemi, bir sonrakine bir çok açıdan benzemeyecektir, 1750′lerin Osmanlısı ile 1850′lerin Osmanlısı birbirlerinden çok farklı olacaktır. Kurumsal açıdan yaklaştığımızda da aslında farklı bir şey olmayacak, çok yavaş ya da çok hızlı ama, büyük değişimler yaşanacak ileri gidişler kadar geri kalışlarda söz konusu olacaktır. Bu noktada “Hangi Osmanlı?” sorusunun ön plana çıkması, herhalde beklenen bir durum olsa gerek! Nitekim 15. yy’ın Osmanlı devlet ve toplum modeli, 18. yy’ın devlet ve toplum modeliyle, 18. yy’ın ki ise 19. yy’ın modelinden farklıdır ve bu süreçlerin hiç birisi ortak olamaz. Konularımıza yaklaşırken bunun göz önünde bulundurulması son derece yararlı olacaktır. Osmanlı’yı Osmanlı olarak görebilmek Türk İnkılâbı’nı tanıyabilmek, anlayabilmek açısından son derece önemlidir. İşte, bir dönemin Avrupalısının gözüyle toplarla ilerleyen, gayet nizami harp eden, konvansiyonel silahlarla ilerleyen dönemin süper gücüdür Osmanlı. 19. yy’ın Avrupalısının bakış açısıyla ise bambaşka bir Osmanlı vardır geniş coğrafyasıyla ya da düştüğü durumla emperyalizmin iştahını kabartan.

    Bizim, “Hangi Osmanlı?” sorusuna cevabımız genel ve doğal olarak 19. yy’ın Osmanlısı şeklinde olacaktır. Fakat son dönemin Osmanlısını, daha doğrusu Çöküşün Osmanlısını oluşturan sebeplere genel olarak bir bakışla aslında inkılâbın zeminini hazırlayan olayları da ele almaya başlamış olacağız. Çöküş sürecini yaşayan Osmanlı Türk İnkılâbı’na yol açan olaylar dizisi içinde birinci paketimizi; Batı’daki gelişmeler, bir uygarlık oluşturma çabaları ve bunların Osmanlı’yı etkileyerek onu geriye itmesi ya da çöküşe sürüklemesi veya onda bir takım değişikliklere yol açması ikinci paketimizi; 19. yy’ın sosyal ve iktisadi gelişimleri içinde Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerinde yürüttüğü politikalar, bunların amaçları üçüncü paketimizi teşkil edecektir. İnkılâba zemin hazırlayan bu üç paketten üçüncüsünün aslında ikinci paketteki sürecin sonucu olarak ortaya çıkmış olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

    Şimdi ele almamız gereken soru herhalde şu olacaktır: Bu kadar yerleşik, her açıdan kendisine özgü bir tarz oluşturan Osmanlı, nasıl ve ne gibi etkenlerle çöküş sürecine girecek ve bir inkılâba/devrime zemin hazırlayacak? Bu sorunun aslında son derece kapsamlı bir cevabı var. Fakat bu çok uzun bir inceleme gerektiren ve “Hangi Osmanlı?” sorusunu tekrar tekrar ele almamızı gerektiren bir iş. Bu nedenle biz mümkün olduğu kadar genellemelerle yolumuza devam etmek durumundayız.

    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Osmanlının Balkanlardaki Fetihlerini Kolaylaştıran Sebepler Nelerdir
  3. Atatürk'ün Türk İnkılabı Sözleri
  4. Türk inkılâbını hazırlayan sebepler nelerdir
  5. Türk İnkılabı ve Gelişim Safhaları
  6. Hicreti Hazırlayan Sebepler nelerdir
  7. Paylaş Facebook Twitter Google


  8. Sponsorlu Bağlantılar

 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri