Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Türkiyenin dünya üzerindeki stratejik ve jeopolitik önemi nedir , Ülkemizin dünya üzerindeki stratejik ve jeopolitik önemi nedir "Türkiye'nin önemi" sorunu , hiç kuşkusuz , "dış
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 11      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Türkiyenin dünya üzerindeki stratejik ve jeopolitik önemi nedir

    Sponsorlu Bağlantılar




    Türkiyenin dünya üzerindeki stratejik ve jeopolitik önemi nedir, Ülkemizin dünya üzerindeki stratejik ve jeopolitik önemi nedir


    "Türkiye'nin önemi" sorunu, hiç kuşkusuz, "dış dinamik" öğeleri açısından değerlendirilebilecek bir konudur.

    "Dış dinamik" öğeleri açısından da değerlendirilse, konu, "iç dinamik" öğeleriyle de ilgilidir çünkü Türkiye'nin toplumsal, siyasal ve jeopolitik özellikleriyle yakından bağlantılıdır.

    "Türkiye'nin önemi"ni, üç ayrı ana başlık altında irdelemek olanaklıdır. Bunlardan biri "Jeopolitik", öteki, "ekonomik" sonuncusu da "siyasal-kültürel" boyuttur.

    JEOPOLİTİK BOYUT

    Türkiye, dünya üzerinde sorun olarak gözüken bölgelerden dört tanesinin ortasında yer almaktadır: Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Körfez.

    Bu konumu, O'nu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından "vazgeçilmez" yapmaktadır.

    Özellikle "küreselleşme" sürecinin Amerika Birleşik Devletlerini getirdiği "dünya jandarmalığı" konumu, ve ABD'nin bu bölgelere olan uzaklığı, Türkiye'nin dünya üzerindeki stratejik önemini ayrıca vurgulamaktadır.

    Bir başka deyişle, Türkiye, bu çatışma alanları açısından bir "bölgesel güç" kimliği ile varlığını sürdürmektedir.

    Stratejik açıdan bir başka öğe, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından Türkiye'nin sahip olduğu ekonomik, kültürel ve siyasal olanaklardır.

    Akıllıca kullanıldığı takdirde, bu olanaklar, Türkiye'nin bir "bölgesel güç" olma özelliğini pekiştirici etki yapacaktır.

    Balkanların, Kafkasların, Orta Doğunun ve Körfezin, siyasal, asker>î ve ekonomik kargaşası, önümüzdeki yıllarda hiç de durulacak gibi gözükmemektedir. Bu nedenle, Türkiye'nin "bölgesel bir güç olma" özelliği ve önemi, daha uzun yıllar devam edecek gibi görülmektedir.

    EKONOMİK BOYUT

    Türkiye, hızla gelişen, kentleşen, dünya ile ekonomik ve kültürel bütünleşmesini sürdüren ve gittikçe büyüyen (şimdilik) 60 milyonluk bir pazardır.

    Ayrıca, gelişen teknoloji ve dünyaya açılan girişimcilik, Türkiye'yi sadece bir "pazar" olarak değil, aynı zamanda "üretim" yapan bir ekonomik güç haline de getirmektedir.

    Bu nitelikleri ile Türkiye, bir yandan Avrupa Topluluğu, öte yandan Japonya ile, "önemli" ekonomik ilişkileri kuracak ve geliştirecek bir yapıya sahip görünmektedir.

    Eski Sovyetler Birliği yerine kurulan bağımsız devletler ve otonom yönetimler açısından da Türkiye'nin önemli bir ekonomik potansiyele sahip olduğu söylenebilir.

    Bütün bunlara ek olarak, Irak petrolü ve Kafkasya'dan gelecek petrol (Türkiye üzerinden pazarlanabildiği takdirde), uzunca bir süre, Türkiye'ye önemli bir ekonomik avantaj sağlayacaktır.

    Türkiye'nin ekonomik önemi, daha yukarda üzerinde durulan jeopolitik önemi ile bütünleştiğinde çok daha derin bir boyut ve anlam kazanmaktadır.

    SİYASAL-KÜLTÜREL BOYUT

    Türkiye'nin bir "İslam ülkesi" olması, O'nun dış dünyadaki önemini, belki de buraya kadar üzerinde durulan bütün öğelerden daha fazla arttırmaktadır.

    Bunun en önemli nedeni "Türkiye'nin tek ve biricik, laik ve demokratik İslam ülkesi olmasıdır":

    Bu niteliği ile Türkiye, hem değişme ve gelişme potansiyeli bakımından ekonomik-askeri-siyasal bir güç olarak önem kazanmakta, hem de daha önemlisi, "Müslüman Dünya" için, farklı bir model oluşturmaktadır.

    Türkiye'nin, Müslüman toplumlar için, laik ve demokratik bir model oluşturması, sadece bölge açısından değil, tüm dünya ve insanlık tarihi açısından önemli bir olaydır.

    Huntington'un, 21. yüzyılın, Hıristiyan, Müslüman ve Budist uygarlıkları arasında bir çekişmeye tanık olacağını söylemesi, Türkiye'nin "Müslüman uygarlık" içindeki yerini olduğu kadar dünya üzerindeki önemini de iyice arttırmaktadır.

    Aslında, Atatürk'ün kurduğu Türkiye, tüm dünyanın önüne bir soru işareti gibi dikilmiştir: Acaba tüm toplumlar için evrensel ve tek bir değişme modeli mi vardır, yani toplumların değişme ve gelişme aşamaları ekonomik açıdan biri birine eşitlendikçe, kültürel yaşamları da benzer mi olacaktır, yoksa, farklı kültür din ve inançtaki toplumlar, farklı biçimde de mi gelişecek ve ilerleyeceklerdir?

    Daha doğru bir deyişle, Batı toplumlarının izlediği yolu reddederek gelişme olanaklı mıdır? Yoksa, değişme ve gelişme, tüm toplumları, eninde sonunda, aynı yollardan geçmeye mi zorlamaktadır?

    İnsan hakları, kadın hakları, evrensel kavramlar mıdır? Bir toplumun hem gelişmiş olması, hem de temel hak ve özgürlükleri kısıtlaması olanaklı mıdır?

    İşte insanoğlu'nun önündeki tek aykırı model olan "Sovyet deneyimi" çöküp, tarihin derinliklerinde kaybolduktan sonra, "İslam" aykırı bir model olarak gündeme gelmiştir.

    Oysa Türkiye, "İslam modeli"nin, evrensel değişme ve gelişme çizgisinden farklı bir yol izlemediğinin en güzel örneğidir. Müslüman bir toplumda, hem laikliğin, hem de demokrasinin var olabileceğini ve değişme ve gelişmenin bu çizgiler yönünde olabileceğini, varlığı ile kanıtlamaktadır.

    Türkiye'de, evrensel değişme ve gelişme modelinden farklı, laiklikten ve demokratiklikten sapan bir "İslam modeli" tartışmaları, daha çok, Sovyetler Birliği'nin gücünü sürdürdüğü "soğuk savaş" döneminde alevlenmiştir.

    Sovyetler Birliği'ni, bir "çember" içine almak ve rejimi, içerden de "İslam" baskısı ile zorlamak politikası, Türkiye'de de "evrenselden farklı, İslamî çözüm" tartışmalarını desteklemiştir.

    Artık, Sovyetler Birliği çöktüğüne göre, "dışardan böyle bir etki de" anlamını ve dolayısıyla gücünü yitirmiş gözükmektedir.

    Şimdi, "dış dinamik öğeleri" tam tersine bir etkiyle, daha farklı bir soruyu, yukarda sorulan, "İslamî değişme ve gelişme modeli evrensel modelden farklı mıdır?" sorusunu gündeme getirmiştir.

    Kanımca bu sorunun yanıtı, 21. yüzyılda, evrensel modelin egemenliği yönünde ortaya çıkacaktır. Yani bir toplum ister Müslüman olsun, ister başka bir dinden, değişme ve gelişme sürecine girdiği ölçüde, insan hakları, demokratikleşme ve bunların ön koşulu olarak kaçınılmaz bir biçimde laikleşme, o toplumun gündemine girecektir.

    Siyasal-kültürel boyut açısından yaptığımız irdelemeler, daha yukarda belirtilen jeopolitik boyut ve ekonomik boyut ile bütünleştiğinde, açıkça görülmektedir ki, Türkiye sadece bir "bölgesel güç" olarak değil, dünya tarihinde, uygarlıklar savaşı denilen değişme ve gelişme süreçleri açısından da çok büyük bir önemle uluslararası arenada yerini almaktadır.


    MÜBECCEL KIRAY, HİLMİ YAVUZ ve ŞÜKRÜ

    ELEKDAĞ'IN DEĞERLENDİRMELERİ


    Kıray, esas olarak Türkiye'nin girdiği değişme ve gelişme süreci içinde, hem siyasal partilerin, hem de siyasal İslamın, çözülmekte olan aile ve ağa-köylü ilişkilerinin yerini tutan "araformlar" niteliği kazandıklarını ve birey ile toplum ve devlet arasında bir köprü görevi yüklendiklerini söylüyor.

    Kıray'ın bu teşhisi hiç kuşkusuz çok doğru.

    Kıray ayrıca, siyasal İslamın, Türkiye'ye bir ölçüde dış dünyadan dayatıldığını, bunun nedeninin Sovyetleri çembere almak olduğunu ve Sovyetler yıkıldığına göre artık bu dış etkinin kalkacağını da söylüyor,

    Bence bu da son derece doğru.

    Böylece Kıray'ın çözümlemeleri, 21. yüzyıl Türkiye'sinin laik ve demokratik yapıyı koruyan bir İslam ülkesi olacağı biçimindeki izlenimleri veriyor bize.

    Yine Kıray'a göre, Türkiye'nin önemi, işte bu değişme modelinin niteliği ile ilgili: Türkiye, bir İslam toplumunun, çağdaş bir endüstri toplumuna dönüşümü sırasındaki sorunları ve süreçleri ortaya koyduğu için önemli bir ülke.

    Yavuz'un değerlendirmeleri, Kıray'ın sosyolojik yaklaşımına karşılık, daha çok felsefî ve düşünsel.

    Aslında Yavuz da Türkiye'nin önemini bir "İslam ülkesi" olmasında görüyor. O da aynen Kıray gibi bu "İslam ülkesinin" değişme sürecinin, onun önemini arttırdığı kanısında. Bunu açıkça söylemiyor ama, hem Kıray'ın hem de Yavuz'un "değişme" ve "kimlik" sorunu üzerinde odaklaşmaları, her ikisinin de aynı görüşü paylaştıklarını gösteriyor.

    Yavuz'a göre, Türkiye, "geçmişinden koparıldığı için" bir "kimlik krizi" yaşıyor.

    Hiç kuşkusuz, bu teşhisin "geçmişinden koparılmak" bölümü ve bunun bir "kimlik krizi"ne yol açtığı tezi doğru,

    Yavuz, daha sonra, bu sorunu aşmanın yolunun, "resmen" yani "devlet eliyle", geçmişin günümüzle bağlarının yeniden oluşturulmasını öneriyor.

    Bu bağlamda, Yavuz'un somut önerileri, Kıray'ın teşhislerinin tam ters yönünde, toplumun daha çok İslamî değerlere bağlı bir yapıyı benimsemesi sonucunu doğuruyor.

    Bu önerinin, dünya konjonktürü bakımından geçerliliği ciddi biçimde tartışmalıdır diye düşünüyorum.

    Elekdağ'ın dört dörtlük analizi için söylenecek fazla bir şey yok.

    Belki sadece, sosyolojik ve felsefî bakımdan,dinamik öğelerinin ağırlığını daha vurgulayabilirdi, ama bu da onun uzmanlık alanı değil.

    Ayrıca, Kıray ve Yavuz'un düşünceleri, Elekdağ'ın önerilerini bütünleyerek, Türkiye'nin önemini iyice irdeliyor diyebiliriz.


    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Türkiye'nin Jeopolitik Önemi Nedir, Türkiye'nin Jeopolitik Önemi Hakkında Bilgi, türkiyeni
  3. türkiyenin jeopolitik önemi ödev, Türkiyenin jeopolitik önemi nedir
  4. Türkiyenin jeopolitik konumu ve boğazların önemi
  5. Türkiyenin jeopolitik konumu ve stratejik önemi
  6. Türkiyenin jeopolitik konumu ve önemi
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    TÜRKİYE'NİN JEOPOLİTİK YAPISI VE ÖNEMİ;
    Ülkemizin yeri bir harita üzerinde incelenecek olursa görülür ki Türkiye, (Eski Dünya) adı verilen büyük kara kütlesinin hemen hemen ortasında ve kuzey yarım kürede, Ekvatorla Kuzey Kutbu arsında, ekvatora biraz daha yakın bir yerde bulunur. Türkiye toprakları doğu-batı doğrultusunda uzanan bir dikdörtgene benzer.

    Türkiye'nin Asya Kıtası üzerinde ki topraklarına (Anadolu) yahut (küçük Asya) denir. Anadolu, Kuzeyden Karadeniz, kuzey batıdan Marmara, batıdan Ege Denizi, güneyden Akdeniz'le çevrili büyük bir yarımadadır. Balkan yarımadasının güneydoğu ucu Türkiye'nin Avrupa kıtasında ki topraklarını oluşturur. Buraya çok eski çağlardan beri (Trakya) adı verilmiştir. Trakya da kuzeyden Karadeniz, güneyden Marmara, güneybatıdan Ege Denizi ile çevrilidir. (Türk Boğazları) da denilen Çanakkale ve İstanbul boğazları Türkiye'nin Asya ve Avrupa topraklarını birbirinden ayırır.

    Türkiye Asya ile Avrupa'yı birleştiren, Avrupa'dan İran ve Ortadoğu'ya giden karayollarının, Akdeniz'le Karadeniz'i birleştiren deniz yollarının üzerinde bulunması ve doğu illerinin Kafkasya'ya kadar sokulmuş olması nedeniyle jeopolitik ve stratejik önemi olan bir konuma sahiptir. Bu nedenledir ki Anadolu ve Trakya yüzyıllar boyu kuzeyden, batıdan, doğudan ve güneyden gelen istilalara uğramış, Anadolu'da kurulan güçlü devletler de daima çevreye taşarak daha güvenceli ve daha geniş sınırlara ulaşmak istemişlerdir. Ve asırlardır milletimizin güçlü bir şekilde düşmanlarına karşı savaşabilmesi ve haklarımızı koruyabilmesi için Kara Kuvvetlerinin yanında Deniz Kuvvetleri ve ona bağlı donanmalar ihdas edilmiştir.Türkiye, bulunduğu coğrafî ve özel konum gereğince dünyada ender sayılan bir bölgededir. Bu konumun tabir uygun işe hakkını vermek ve güçlü bir devlet olarak çevresini etkilemek, dünya siyaseti ve ekonomisinde ağırlıklı bir şekilde yer almak bakımından ekonomik, eğitim-öğretim, askeri, teknolojik yönden de güçlü olması gerekmektedir.

    Devletlerin uluslararası alanda yürüttükleri siyaset; coğrafi konum, ekonomik, askeri, teknik, kültürel bağlantılar çerçevesinde olmaktadır. Siyasî coğrafya ise ülkelerin coğrafî konumlarını dikkate alarak dünya üzerindeki yeri ve etkinliği ile uğraşan coğrafyanın bir dalıdır. Coğrafî konum, aynı zamanda bir ülkenin tespit ettiği veya yeni koşullara göre belirleyeceği stratejiyi de tayin etmektedir.

    Karadeniz'i Akdeniz'e ve Avrupa kıtasını Asya kıtasına bağlayan boğazların iktisadi, askeri ve siyasi bakımlardan büyük önemi vardır ve Boğazlar rejimi, Boğazlar meselesi deyimleri daima kullanılmış ve dünya ölçüsünde bir mesele olarak devletlerin ilgisini üzerine çekmiştir.Konumuza dönecek olursak Türkiye'nin En önemli boğazları olan Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını coğrafi ve Jeopolitik açıdan inceleyelim:


    1.ÇANAKKALE BOĞAZI;
    Dünyanın en önemli su yollarındandır.İstanbul Boğazı ile birlikte literatürde 'Türk Boğazları' olarak da bilinir.Çanakkale Boğazı, 3. jeolojik zamanın sonunda meydana gelen bir çöküntü ile oluşmuştur.

    Uzunluğu 65km'dir. Boğazın en geniş yeri 5. 800m, en dar yeri 1250m (kilit bahir kalesi çimenlik kalesi arası)ve en derin yeri 106m'dir. Boğaz sularında ters bir akıntı vardır.Ege denizinin binde 38 oranındaki tuzlu suyu dipten Marmara Denizi'ne akarken Karadeniz'in binde 26 oranındaki tuzlu suyu üstten ters akıntıyı oluşturmaktadır. Boğazın çevresi dağ karakterinde yüksek ve kıvrımlı kütlelerle kaplıdır Avrupa ve Asya'yı ayıran Marmara Denizini Ege Denizine bağlar. Marmara ve Karadeniz'den gelen az tuzlu hafif sular üstten Ege Denizine; Akdeniz'den gelen çok tuzlu ağır sular alttan Marmara Denizine ulaşır. En derin yeri 100 metredir. Derinliği 60 m olan bir çukurdan sular akar. Avrupa kıyısı 78 km, Asya kıyısı 94 kilometredir. Orta çizgi 65 kilometredir. En dar yeri 1375 m, en geniş yeri 2570 metredir. Tarihte önemli savaşlara sahne olmuştur. Troya şehri boğazın batı kıyısındadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında da Çanakkale Savaşları stratejik bir öneme sahiptir.


    2.İSTANBUL BOĞAZI;
    İstanbul Boğazı, Karadeniz'le Marmara Denizi'ni birleştiren su yoluna verilen isim. Uzunluğu düz olarak 30 kilometredir. Girinti ve çıkıntılar hesaba katılınca kiyıların uzunluğu ortaya çıkar. Rumeli yakasında Rumeli Feneri'nden Haliç kıyılarını dolaşarak Ahırkapı Fenerine kadar 55 kilometre, Anadolu yakasında Anadolu Feneriyle Kızkulesi arası 35 kilometre, Selimiye önündeki Kayak Burnu' na kadar 36 kilometredir. Boğazın genişliği Anadolu Feneri ile Rumeli Feneri arasında 3600 metre, Anadoluhisarı ile Rumelihisarı arasında 760 metredir. Boğaz'ın en derin yeri Bebek'le Kandilli arasında 120 metredir.

    İstanbul Boğazı'nda su yüzünde Karadeniz'den Marmara'ya, su altında Marmara'dan Karadeniz'e akıntılar vardır. Su yüzeyinde yer yer ters akıntılar da görülür. İstanbul boğazı üzerinde 1973 yılında açılan 1073 m. boyundaki Boğaziçi Köprüsü ve 1986'da açılan 1090 m. boyundaki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü iki yakayı birbirine bağlamaktadır.

    TÜRK HAKİMİYETİNDEN SONRA BOĞAZLARIN DURUMU VE ÖNEMİ; Boğazların durumunu, 1453'te Türk hâkimiyetine geçişinden günümüze kadar tabi bulunduğu hukuk rejimine göre birtakım devrelere ayrılmaktadır.Boğazların Jeopolitik ve coğrafi konumunun kavranması açısından ve bazı önemli noktaların da anlaşılabilmesi için, Boğazlar tarihinin bilinmesinde fayda vardır;

    Boğazlar üzerinde Osmanlı imparatorluğunun mutlak hâkim bulunduğu devre. 1453'ten 1841 tarihine kadar süren bu devrede Osmanlı imparatorluğu boğazlar üzerinde mutlak hâkimdir; bu hâkimiyet 1841 tarihine kadar hukuk batınımdan varlığını muhafaza etmekle birlikte; fiili bakımdan birtakım değişiklikler gösterir. Bu bakımdan bu devreyi de şu tali dönemlere ayırmak gerekir.

    1453-1774 Dönemi. Bu dönemde Boğazlar üzerindeki Türk hâkimiyeti kesindir. Boğazlardan geçiş imparatorluğun tespit ettiği esaslar içinde yapılmaktadır. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed bir taraftan Balkanlarda ve bir taraftan da Anadolu'da fetihlerde bulundu. Karadeniz'in bir Türk gölü haline getirilmesi planlandı. Sinop ve Trabzon alındı ve Anadolu'nun Karadeniz kıyıları Türk hâkimiyetine sokuldu. Bunu Kırım'ın alınması izledi.

    Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine (1481) yerine geçen oğlu Bayezid II de bu planın gerçekleştirilmesine çalıştı. Karadeniz'in batı kıyıları ele geçirildi. 1484'te Boğazların yabancı gemilere kapandığı ilân edildi. Ancak bu yasaklama .uzun sürmedi. Türk ticaret filosu henüz yeterli kuvvet ve kudrette değildi. Bunun için yine Bayezid II devrinde Venediklilere ticari birtakım imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar Yavuz Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde de, Türk ticaret filosu kuvvetleninceye kadar tanındı.

    1540 Yılında Venediklilere tanınan imtiyazlara son verildi. Buna karşılık yine Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1535'te Fransa kralı François I ile yapılan dostluk ve ticaret antlaşmasıyla bu defa Fransızlara ticari imtiyazlar tanındı. Bu imtiyazlarla Fransız tüccarlarına ye Fransız bayrağı taşıyan gemilere boğazlardan serbest geçiş ile Türk liman ve denizlerinde ticaret hakkı veriliyordu. Aynı şekildeki imtiyaz 1579'da İngilizlere ve 1612'de de Hollandalılara verildi.

    XVII. Yüzyıl sonlarında Avusturya imparatorluğu ile Rusya'nın da boğazlarla ilgilenmeye başladıkları görüldü. 1695'te Rus çarı Petro İ, Azak kalesini ele geçirmeğe çalıştı, önce başarısızlığa uğradıysa da, büyük kayıplar vererek 1696 ve 1697 çarpışmaları sonunda Azak Rusların eline geçti. 1699'da Rus çarı, Azak ve Kerç Rusya'ya bırakılmak ve boğazlardan Rus ticaret gemilerinin geçmesine izin verilmek şartıyla barış yapmak üzere İstanbul'a elçi gönderdi.

    Uzun görüşmelerden sonra 13 haziran 1700 yılında Azak kalesi ve yakınları Ruslara bırakılmak ve Rus gemilerine Azak denizinde seyrüsefer hakkı tanınmak üzerine Ruslarla anlaşmaya varıldı. Rusların ticaret gemilerinin Boğazlardan serbest geçişine ise yanaşılmadı. Esasen 1711'de çıkan Osmanlı-Rus harbi sonunda Ruslar yenilmiş; Azak ellerinden alınmış ve Karadeniz yeniden bir Türk gölü haline getirilmişti: Ancak Rusya da Karadeniz siyasetinden vazgeçmiş değildi.

    Çariçe Anna İvanovna 1736'da Azak kalesini dört aylık bir kuşatma sonunda ele geçirdi. Ruslar böylece yeniden Azak denizine indiler. 1739 Yılında yapılan antlaşmaya göre Ruslar Karadeniz ve Azak denizinde savaş ve ticaret filoları bulundurmak emellerine ulaşamadılar ise de bu arzudan vazgeçmediler.

    1774-1841 Dönemi. Bu dönemde boğazlar üzerindeki Osmanlı imparatorluğu hâkimiyeti hukuk bakımından devam etmekle birlikte bazı devletler Boğazlardan serbestçe geçiş hakkını aldılar.1768 Yılında çıkan savaşta Rusya, Osmanlı devletini denizde ve karada yenilgiye uğrattı. 1774'te yapılan savaşla Ruslar Azak denizi ve Karadeniz kıyılarında hayli toprak kazandıkları gibi hem Karadeniz'de hareket ve hem de boğazlardan serbestçe geçiş imkânını elde ettiler. Böylece üçyüz yıla yakın bir zaman sürmüş olan, Karadeniz'in bir Türk gölü olma niteliği ortadan kalktı. Bundan sonra Rusların boğazlar üzerindeki baskıları gittikçe arttı. Fransız ihtilâlinden sonraki günlerde, Fransa'nın sürdürdüğü yanlış siyaset, Osmanlı imparatorluğuyla Rusya'yı birbirine yakınlaştırdı.

    1797'de İstanbul'da iki devlet arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Buna göre Rus savaş gemileri ortak bir savaşta yardım amacıyla boğazlardan serbestçe geçecek, buna karşılık boğazlardan yabancı hiç bir devletin savaş gemileri geçirilmeyecekti. Sekiz yıl için imza edilen bu antlaşma 1805'te yenilendi. Boğazlarda uygulanan bu yeni rejim tamamen Rusya lehindeydi. Bu durum 1807 tarihinde Osmanlı-Rus savaşına kadar sürdü.

    1809'da Osmanlı imparatorluğu ile İngiltere arasında yapılan antlaşma boğazlara yeni bir rejim getirdi. Bu antlaşmanın on birinci maddesi ile savaş sırasında bütün devletlerin savaş gemilerine boğazların kapanması kabul edildi. Böylece boğazların kapalı olması kuralı milletlerarası bir belgede yer alıyordu. 1826 Tarihinde imza edilen Edirne antlaşmaları ile Rus gemileri ve diğer bütün devletlerin ticaret gemilerine, boğazlardan serbest geçiş hakkı kabul edilmiştir.

    1832'de bir Osmanlı valisi olan Mehmed Ali Paşanın Mısır'da devlete karşı isyanı ve ordularının Osmanlı ordularını yenerek Kütahya'ya kadar gelmesi üzerine Sultan Mahmud II'nin daveti ile bir Rus savaş filosu İstanbul'a gönderildi. Arkasından 15 000 kişilik bir Rus ordusu Hünkâr iskelesinde karaya çıkarıldı. Bu, Rusya'nın boğazlara bilfiil yerleşmesi demekti. Bundan çekinen Avrupa devletleri duruma el atarak Mehmed Ali Paşa kuvvetlerinin Torosların gerisine çekilmesini sağladılar.

    Osmanlı devleti ile Rusya'yı da boğazlardaki kuvvetlerin çekilmesine zorladılar. Bunun üzerine Osmanlı devleti ile Rusya arasında 1833'te Hünkâr iskelesi antlaşması imza edildi. İki devletin birbirlerine karşılıklı yardım edecekleri şeklinde olan bu antlaşmanın gizli hükümlerine göre Osmanlı devleti Rusların yardımlarına karşılık Boğazları bütün devletlerin savaş gemilerine kapamak suretiyle Rusya'ya yardımda bulunmayı taahhüt etmekte idi.

    1841 Antlaşması ve ondan sonraki devre. Bu devreye, boğazların Milletlerarası bir rejime tabi olması devresi denilebilir. Mısır meselesinin çözümünden sonra ve Hünkâr iskelesi antlaşmasının sona ermesi üzerine Avrupa devletleri, Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasında Hünkâr iskelesi antlaşmasının uzatılması veya başka bir antlaşma yönüne gidilmesi endişesi ile Londra'da bir konferans toplamaya karar verdiler. Londra konferansı sonunda yapılan sözleşmeyle boğazlar yeni bir rejime tabi tutuldu.

    Buna göre, boğazlardan geçiş, Osmanlı devletinin hukuk kuralları veya Türkiye ile çeşitli devletlerin yaptıkları antlaşma hükümlerine tabi olmaktan çıkarılmış ve milletlerarası bir düzene tabi tutulmuştur. 1841 Londra konferansına Osmanlı devleti, Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve Prusya katıldılar. Konferans yalnız boğazlar meselesini ele aldı.



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. Boğazlar barış zamanında bütün harp gemilerine kapalı kalacaktı. Antlaşmaya katılan devletler bu kurala uymayı kabul etmişlerdi (md. 1) Padişah dost devlet elçilerine ait hafif savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine ferman verebilecektir (md. 2). Bu yeni rejim de 1856 Paris antlaşmasına kadar sürdü. Rus çarı Nikola I'in saldırışı ile başlayan Osmanlı-Rus harbine İngiltere ve Fransa'nın da katılması ve sonunda Rusya'nın yenilmesi üzerine 1856'da imza edilen Paris barışında Karadeniz ve boğazlar meselesi yeniden ele alındı. Antlaşmanın 11. maddesi gereğince Karadeniz tarafsız bir duruma getirilecek, gerek bu denizde kıyısı olanların, gerekse diğer devletlerin savaş gemileri Karadeniz'e giremeyecekti. Antlaşmanın 13. maddesi ile de Osmanlı imparatorluğu ve Rusya, Karadeniz'deki tersanelerini yıkacaklar ve yeniden tersane kurmayacaklardı. Ancak, şu üç konu bu kararların dışında kalacaktı:

    a) Tuna ırmağı ile ilgili kararların uygulanmasına yardım bakımından antlaşmayı imza eden devletler Tuna ırmağı ağzında ikişer ufak savaş gemisi bulundurmak ve bu gemileri boğazlardan geçirmek hakkına sahiptirler.

    b) Elçilikler hizmetinde bulunması gelenekleşmiş hafif savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi konusunda padişahın müsaade verme hakkı devam edecektir.

    c) Osmanlı devleti ve Rusya Karadeniz'deki kıyı görevleri gereği onar hafif savaş gemisini Karadeniz'de bulundurabileceklerdir. (Paris'te, aynı zamanda imza edilen Osmanlı-Rus ikili antlaşması).

    1856 Paris antlaşması Rusya'nın, Karadeniz üzerindeki emellerine ulaşmasını hayli engelledi. Bu antlaşmanın korunmasında birinci derecede sorumlu bulunan Fransa'nın kuvvet durumu Rusya'yı düşündürüyordu. Beklediği fırsat 1870-1871 Fransa-Almanya savaşı içinde ortaya çıktı. Fransa'nın yenilmesi üzerine Rusya Paris antlaşmasını imza eden devletlere birer genelge göndererek, kendisini bu barışın Karadeniz ile ilgili hükümleriyle bağlı saymadığını bildirdi.
    Bu hareket milletlerarası bir antlaşmanın tek taraflı bozulması demekti ve devletler hukuku prensiplerine aykırıydı. Bu yüzden meselenin yeniden gözden geçirilmesi ve karara bağlanması için 1871 yılında Londra'da bir konferansın toplanmasına karar verildi. 13 Mart 1871'de toplanan Londra konferansı aşağıdaki kararları aldı.

    a) 1856 Paris antlaşmasının boğazlara ait hükümleriyle aynı yılda Osmanlı devleti ile Rusya arasında imza edilen Karadeniz ile ilgili ikili antlaşma kaldırılmıştır (md. 1).

    b) Boğazların savaş gemilerine kapalı bulundurulmasıyla ilgili daha önceki antlaşma hükümleri doğrulanmakla birlikte Osmanlı padişahının barış zamanlarında dost ve müttefik devletlerin savaş gemilerine boğazları açabileceği kabul edilmiştir (md. 2).

    c) Ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçme hakkı vardır (md. 3).

    1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Avrupa devletlerinin işe karışması üzerine 1878'de toplanan Berlin konferansında boğazlar rejimini değiştiren bir karar alınmadı; 1871 Londra antlaşması hükümlerinin yürürlükte olduğu belirtildi (md. 63). Berlin konferansından Birinci Dünya savaşının çıkısına kadar geçen devre sırasında Boğazlar rejiminde yine bir değişiklik olmadı.

    1914'te başlayan Birinci Dünya savaşında itilâf devletlerinin müttefikleri Rusya'ya deniz yoluyla yardımda bulunmak zorunluluğu, Boğazları yine ön plana çıkardı ve dünya tarihine Türklerin Çanakkale müdafaası gibi parlak bir başarısını kaydettirdi. Harbin sonunda imza edilen Sevr antlaşması 20 ağustos 1920'de boğazlar rejimini temelinden değiştirdi. Antlaşmaya göre:

    a) Gerek savaş ve gerekse barış zamanlarında bütün devletlere ait her nevi ticaret ve savaş gemileri boğazlardan serbestçe geçme hakkına sahiptir (md. 37).

    b) Kaderi boğazlarla sıkı sıkıya bağlı bulunan İstanbul şehri de Sevr antlaşmasında yer almaktadır. Buna göre Osmanlı devletinin İstanbul'a .sahip olması kabul edilmekle birlikte, Padişah, İstanbul'da yaşayan azınlıkların her nevi hukukuna riayet etmediği ve antlaşma hükümlerini yerine getirmediği taktirde İstanbul'un durumu yeniden ele alınabilecektir. Osmanlı hükümeti bu yolda alınacak bütün kararları önceden kabul etmektedir (md. 36).

    c) Boğazların yeni rejiminin iyi bir şekilde işletilebilmesi için Boğazlar komisyonu adiyle milletlerarası bir komisyon kurulmuştur (md. 38).
    Görülüyor ki Sevr antlaşmasıyla Osmanlı devleti Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hâkimiyetini kaybetmektedir. Sevr antlaşmasının diğer maddeleriyle Türkiye'nin bağımsızlığı da zedelenmiştir. Padişah hükümeti antlaşmayı kabul ettiği halde Türk milleti bunu kabul etmeyerek milli mücadeleye girişti, istiklâl savaşı sonunda (24 temmuz 1923)'te imza edilen Lozan barışında Boğazlar meselesi yeniden ele alındı ve Boğazlar için ayrı bir antlaşma yapılması kararlaştırıldı (md. 33). "Boğazların tabi olacağı usul hakkında mukavelename" adını alan bu antlaşmanın birinci maddesine göre boğazlardan savaş ve barış zamanlarında havadan ve denizden serbest geçiş esası kabul edilmekle birlikte savaş ve ticaret gemileri için ayrı rejimler uygulanması kararlaştırılmıştır.

    20 Temmuz 1936'da imzalanan Montrö antlaşmasıyla Boğazlar tamamen Türk hükümetinin idaresine geçti ve her iki boğaz bölgesinde müdafaa ve tahkim tesisleri modern bir şekilde yeniden kurularak kara, deniz ve hava yasak bölgeleri tespit ve ilân edildi. İkinci Dünya savaşından sonra, bütün tesisler bugünün tekniğine uygun bir duruma getirildi. Şimdi Boğazlar, askeri bakımdan, Boğazlar ve Marmara Deniz kumandanlığına bağlıdır.


    SONUÇ:
    Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir.

    Her iki boğazda, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz'i Karadeniz'e, Avrupa'yı Asya'ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz'in öteki önemli su geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş kanalı ile de bütünleşerek, dünyanın büyük denizlerini (Atlas ve Hint okyanusu gibi) ve büyük kıta kara parçalarını birbirine bağlayan, daha geniş anlamdaki jeopolitik konumuyla, dünya siyaset ve iktisadiyatı üzerine olan etkilerini bu gün de korumaktadır. Bu nedenlerledir ki, Türk Boğazları, uluslararası ilişkilere yön vermede daima odak noktası olmuşlardır.

    Boğazların tarihin akışı içindeki stratejik durumu ve jeopolitik konumuyla ilgili yukarıdaki kısa açıklamaların ışığı altında, tarihin eski dönemlerinden beri ön planda, Avrupa ve Asya ülkeleri arasında başlamış olan ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerle, askeri hareketler, sürekli olarak Boğazlar bölgesinde cereyan etmiştir. Başka bir deyişle Boğazlar, dünyanın diğer parçalarında pek görülmemiş ardı arkası kesilmeyen mücadelelere sahne olmuştur.

    Bu açıdan Türkiye, jeopolitik ve jeokültür levhalar üzerinde bir sınır ülkesidir. Yani batıdan Avrupa kültürü, kuzeyden Rus kültürü,doğudan Asya kültürü ve güneyden Afrika ve Arap kültürü ile sınırlıdır. Dolayısıyla Türkiye, aynı zamanda dünya kültürlerinin kesişme noktasında bulunur. Marmara Denizi,Çanakkale Boğazı ile Adalar denizine, İstanbul Boğazı ile de, Karadeniz'e bağlıdır. Adalar denizi güneyde, Akdeniz ile birleşir. Akdeniz ise, batıda Cebel−i Tarık Boğazı ile Atlas Okyanusu'na bağlantılıdır. Bu sebeple, Türkiye'nin üç tarafını çevreleyen denizler, dünya okyanuslarına açılmaktadır. Türkiye ve Karadeniz'e komşu olan ülkeler için boğazların çok büyük bir önemi vardır.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri