Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Ülkemizdeki tasavvufî ekoller hakkında bilgi verirmisiniz Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Tasavvufi Yorum Nedir Kısaca Tasavvufi Yorum Ne Demek Dinî-tasavvufî Türk Edebiyatın Tekke Edebiyatı -
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 5      

  1. Kayitsiz Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    ülkemizdeki tasavvufî ekoller

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    TASAVVUF`UN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ



    1 - TASAVVUF`UN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

    A - TASAVVUF NEDİR ?

    Bu soruya geçmeden önce hemen bir tesbit yapmak gerekmektedir. Günümüzde hem Türkiye`de hem de diğer İslam ülkelerinde „Tasavvuf“ kavramı Kur`anda sık sık vurgulanan „takva“ kavramı ve buna denk gelen „züht“ kavramıyla eşdeğer yani aynı kabul edilmektedir. Hatta bazı kardeşlerimizce Tasavvuf, takvalı bir hayat sürmek şeklinde anlaşılmaktadır.

    İbadetleri ihlasla ve titizlikle yapmak, Allahü Tealaya gerektiği gibi kul olmak, tüm hayatında Peygamberimizi örnek alarak o`nun sünnetine sımsıkı sarılmak, harmlara azamî dikkat etmek, Kur`an-ı hayatının merkezine oturtmak gibi başlıklarda toparlayabilecegimiz İslamın öngördüğü „Takvalı hayata“ karşı olmak veya bu yolda çaba sarfeden müslümanları eleştirmek aklı başında olan hiçbir Müslümanın yapacağı bir iş değildir.

    Tasavvuf`un İslami temellerini delillendirmeye çalışan insanlar hep Kur`andaki takva ayetlerine vurğu yapmaktadırlar. Ancak Abbasiler zamanında doğan ve uzun bir sürede sistemleşen ve günümüze kadar gelen tasavvuf ekolü İslamdan bazı renkler barındırsa da hiçbir zaman İslam´ın öngördüğü „takvalı yaşam“ ile örtüşmemektedir.

    Biz bu bölümde Tasavvuf`un „Takvalı bir hayat yaşamak“ olmadığını , kaynağının sadece Kur`an ve Sünnet olmadığını, İslamdan daha çok batıl inançlardan , yani İran ve eski Mezopotamya'daki Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hind-İran mistik kültürlerinden, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik fel-sefi etkilerinden, ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mis-tik geleneğinin kalıntılarından oluşan bir sentez olduğunu anlatmaya çalışacağız.

    “Tasavvuf; bütün kurumları, ürettiği düşünceleri, yöntemleri, akaid ve ibadet biçimleri itibariyle, antik dönemlerden itibaren süregelen, nev-i şahsına münhasır, felsefî bir akımdır.

    Esasen, tasavvufun tamamen hayale dayalı, akıl ve mantıktan uzak, yoğun mistik yüzü hesaba katılırsa, onun, aklî ve tecrübî bir dayanağı olan felsefe kadar bile haysiyeti olduğunu iddia etmek zordur. Zira feylesof, aklî, mantikî olmayanı reddetmeyi düstûr sayar. Oysa tasavvufî ekol akla düşmandır, düşünmekten men eder. [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]

    Sûfî, akıl ve vahiy yerine, kendisinin de izah edemediği, aşk, hâl, iç deneyim, keşf, marifet, ilham, cezbe gibi şeytanî mi, Rahmani mi olduğunu bile tesbit edemediği halüsinasyonların, hezeyanların adamıdır.

    O halde, yukarıda sözünü ettiğimiz, temel sorulara cevap arayan insanoğlu, genel olarak üç ana çizgi üzerindedir, denebilir.

    1- Tüm sorularını İlahi vahiyle en kesin şekilde halleden mü'minler...
    2- Vahye gözünü yumarak, akıl ve idrakle tüm sorunlarının cevabını bulacağına inanan filozoflar (Rasyonalistler).
    3- Vahye ve akla arkalarını dönerek, çile, riyazet, inziva ve duygularda yoğunlaşarak, aşk'la gerçeği bulacağını vehmeden, şizofrenler. Öyle görünüyor ki, insanlık var olalı beri bu yöntemleri kullanagelmiştir.

    Bir müslüman olarak, buraya kadar anlattıklarımda, benim yadırgadığım, rahatsızlık duyduğum ya da beni doğrudan alâkadar eden bir anormallik yoktur. İman ve inkâr İlahi iradenin doğal bir sonucudur. Hatta hayal gücü gelişmiş sûfi'yi de bir oranda doğal bulabiliriz. Ancak; kökleri çok eski dönemlerde olan sufiliğin (Mistizm'in) İslam'a maledilmesi, hatta İslâm'ın tasavvufa maledilmesi, benim problemimin başladığı noktadır. Ve bu yazının kaleme alınış nedeni de budur.

    İslâm'la kök olarak, mahiyet ve keyfiyet olarak benzerliği bir yana, taban tabana zıt olan bir anlayışın 'İslâm'ın özü" olarak tanıtılması büyük felâkettir. Büyük oranda müslüman okur-yazar takımına da bulaşan bu kiri temizlemek her mümin'e vazifedir.[Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ]

    KAYNAKLAR



    [Linkleri Görmek İçin Üye Olmasınız. Üye Olmak İçin Tıklayın ! ] E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, Sh. 95-353 (Şeyhden izinsiz, Kur'an'ı Kerim okumamalıdır. Kur'an'ın manasını gözüyle mülahaza etmemelidir... Kur'an'ın manasını bile düşünmekten sakınmalıdır. (Müzekkin-Nufus Sh. 518-5191.)



    Tasavvufi ekollerin kainat ve varlıklara bakış açısı ile Üstad'ın alem ve varlık anlayışını değerlendirebilir misiniz?

    Allah’ın Zat-ı Akdesi ile beraber isim ve sıfatlarının da ezeli ve ebedi olması, mutlak yokluk ve hiçlik manasını ve ihtimalini ortadan kaldırıyor. Zira vacibü'l-vücud ile mutlak yokluk manası iki zıttır. İki zıddın beraber bulunması ise muhaldir.

    Bu yüzden, vacibü'l-vücud, adem-i mutlakı mahv ile tams etmiştir. O zaman her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde sabit ve daimdir.

    Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani buududur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir.

    Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman ilmîlik ve manevilikten mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olur.

    İşte Cenab-ı Hakk'ın ezeli ilmindeki eşyanın mahiyet ve zatına ayan-ı sabit denir. Onun harici bir vücut giydirilmiş haline de mahlukat veya hakikat denilir. Üstad'ın ifadesi ile, daire-i ilmiden, daire-i kudrete çıkmış olana, mahluk ve mevcut denilir. Daire-i ilmîde olan mahiyet ve aslına da, her şeyin bir nevi programı ve mahiyeti hükmünde olan vücud-u ilmî denilir.

    Yine, On Beşinci Mektupta ifade edildiği üzere; "Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, birşey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır" cümleler bu meseleye işaret eder.

    Bu ayan-ı sabit konusu Ehl-i Sünnet içinde farklı meslek ve meşrep sahiplerine göre farklı tabirat ile mütalaa edilmiştir.

    Mesela, tasavvuf mesleğinde olanlar, eşyanın ilm-i İlahide olan vücutlarına ayan-ı sabit demişler. Oradan, ezeli irade ve kudret ile, harici vücuda intikal eden haline de feyz-i mukaddes tabirini kullanmışlardır. Yine Sünni kelamcılar, ilm-i İlahide olan eşyanın vücutlarına mahiyet tabirini kullanmışlardır. Oradan kudret ve irade ile, harici aleme intikal ettirilmiş durumuna da, hakikat ismini vermişlerdir.

    Felsefede, filozoflar da bu manaya uzaktan bir yaklaşımla, farklı tabir ve ifadeler kullanmışlardır. Mesela, Eflatun’un ideası, Hegel’in kamu tanrı inancı, Bergson’un ruhçuluk anlayışı, vb. fikirler bu manaya uzaktan bir bakış sayılabilir.

    Yine asrın İmamı Said Nursi, ayan-ı sabit ve mahiyet tabiri yerine, vücud-u ilmi ve manevi; onun harici aleme intikal etmiş durumuna da mahlukat, ya da daire-i kudret tabirini sarf eder.

    Özet olarak; delalet ve işaret noktasından aynı şeyler söyleniyor. Ama, tabir etme noktasından mesleki mukteziyata göre tasvir yapılıyor. Bir şeyin ilmi ve manevi olarak mevcudiyeti zaruridir. Çünkü, adem-i mutlak yoktur. Ama harici olarak vücuda gelmesi, ezeli irade ve kudrete bakar. Yani, Allah’ın dilemesine bakar. Bir şeye harici vücut verilmemişse; o şey, sadece ezeli ilimde mahiyet olarak vardır. Bu nedenle mahluk ismini alamaz.

    Allah’ın ezeli ilminde vacip, mümkün ve mümteni olarak vücudun bütün nevileri vardır. Allah, Zat-ı Akdesi ile beraber bütün isim ve sıfatlarını bildiği gibi, mümkinattan olan her şeyin mahiyetlerini de bilir, hiç bir şey onun ilminin haricinde olamaz. Mümteni ise, vücudu hiçbir zaman mümkün olmayan muhal şeylere denir ki, Allah, ilmi ile bunları da bilir.

    Allah’ın ezeli ilmindeki isim ve sıfatların tecelli yeri, vücut sahaları içinde, sadece mümkün olan mahiyetlerdir. Yoksa, vacip ve mümteni olanlar, tecelli ve taalluk yeri değildir. Allah’ın ezeli ilminde mümkün olan mahiyetlerde isim ve sıfatların tecelli ve taalluk keyfiyetlerini idrak etmek ve kavramak mümkün değildir.

    Mesela, Allah’ın ezeli ilmindeki mahiyetlerin harici vücuttaki ölçüler ile kıyas edilmesi muhaldir. Hariçteki bir taş, sert ve hacimlidir; ama ilimdeki mahiyeti sertlikten ve hacimlilikten münezzehtir. Eğer harici aleme kıyas ederek, Allah’ın ezeli ilmindeki mahiyet ve vücutlara cismani boyut ve ölçüler ile bakarsak, bir nevi maddenin kıdemine, yani ezeliyetine zehap etmiş oluruz. Bu da zuhur, ittisal, hululiyet gibi dall ve küfrü mucip yollara götürür.

    İlm-i İlahide mevcut olan mahiyet veya ayan-ı sabit dediğimiz mevcudat-ı ilmiyeler, keyfiyetini bilmediğimiz bir vücuda ve hayata mazhariyetleri vardır. Bu zaviyeden, eşyanın mahiyeti ve zatı, yani özü sabit ve daimdir. Asla adem-i mutlaka maruz değildir.

    Mesela insan, zihninde bir binanın plan ve projesini ve bütün aksam ve detaylarını ifade eden bir programı tasarlasa ve bu tasarıyı aynıyla harici vücuda bina olarak inşa etse; bu inşaat, program olarak insan zihninin daimiyeti ile daimi olarak mevcuttur. Ama harici vücut noktasından insan, irade ve kudretin var etmesine bağımlıdır ve hadistir. Taalluk olmaz ise, husule gelemez.

    İşte, binanın zihinde oluşan program halindeki vücuduna ayan-ı sabit; onun inşaat halini alan harici vücuduna ise mahluk denir. Bina ile program farklı olmakla beraber, tamamen birbirinden bağımsız da değildir. Her ikisinde de İlahi sıfat ve isimlerin tecelli ve taallukları vardır. Ama keyfiyeti tamamen başka başkadır, birbiri ile iltibas olunmamalıdır.

    İlm-i İlahideki mahiyetlerin kesret ve tenevvü; esmanın kesretinden ileri geliyor. Tıpkı, harici alemdeki kesretin, esmanın kesretinden gelmesi gibi. Yani, ayan-ı sabit denilen eşyanın mahiyet ve esasları, Cenab-ı Hakkın isimlerinin ve tecellilerin bir nevi gölgesidir. Harici mevcudat ise, bu ilmi ilahideki gölgenin gölgesidir. İbn-i Arabi’nin ifade ettiği "zıllın zılali" tabiri, bu manaya delalet ediyor.

    Mesela, güneş bir aynaya aks ediyor. Aynadaki aks da başka bir aynaya aks ediyor. Burada, güneş, isimleri temsil eder. Birinci aynadaki aks, ayan-ı sabit; en son aynadaki aks ise, harici mevcudat alemini ifade eder.
    Burada iltibas olmasın. Harici mevcudatın; hiç bir hakikatı olmayan hayal, vehim, ya da zihni bir şey demek olmadığı bedihidir. Buradaki gölge, nispidir. Yani, Rasih olan bir vücuda nispeten, onun altı olanlar daha zaif bir vücud mertebesinde demektir. Yoksa, eşyanın hakikati sabittir.



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri