Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

insanların istediklerini bulma açısından çok yardımcı oluyorsunuz bu güzel bir şey Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Deneme Nedir? - Deneme Yazı Örnekleri Hayatla ilgili anlamlı
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 2      

  1. Kayitsiz Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Smile Hayatla ilgili deneme örneği

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK

    Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.

    İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları dışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?

    Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmişti.

    Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.

    Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. **mesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.

    Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.

    Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.

    Vedat Günyol



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  4. YALNIZLIK-Montaigne

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.

    Ratio et prudentia curas,Non locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,O engin denizlerin ötesindeki yerler değil


    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

    Et post equitem sade atra cura. (Horatius) Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler ...

    Haeret lateri letalis arundo. (Virgilius)
    **dürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek .


    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)


    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak


    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.

    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)


    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!


    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.

    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)
    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.


    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)
    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.


    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar?


  5. DEVRİM

    Bir devleti hiçbir şey yenilik kadar rahatsız etmez: Değişiklik hep

    kötülüğe ve zorbalığa yol açar. Bir tek parça bozulunca düzeltilebilir:

    Her şeyin özündeki bozulma ve çürüme eğiliminin bizi ilkelerimizden

    uzaklaştırmasına da karşı koyabiliriz; ama koca toplumu yeniden

    kalıba dökmeye, bu kadar büyük bir yapının temellerini değiştirmeye

    kalkmak, düzeltecek yerde silip süpürmek, ufak tefek kusurları toptan

    bir kargaşalıkla düzeltmek, hastalıkları ölümle iyi etmek, «Devlet

    değiştirmekten çok yıkmak isteyen» (Cicero) kimselerin işidir.

    Dünyanın birden düzeleceği yoktur; ama insan kendini sıkan şey

    karşısında o kadar sabırsızdır ki, her ne pahasına olursa olsun ondan

    kurtulmak ister. Binlerce örnek de gösteriyor ki dünya böyle çabuk

    iyileşme aramaktan hep zarar görür: Durumunda genel bir iyileşme

    olmadıkça, bir an dertten kurtulması iyileşmesi demek değildir. (Kitap

    3, bölüm 9)



    PARİS



    Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam;

    çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel

    şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun

    güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi

    için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi haliyle

    seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve

    candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir;

    halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü

    rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın onuru ve dünyanın en

    soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Allah onu

    çatışmalarınızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her

    kuvvete karşı koyabileceğinden eminim; şunu bilelim ki, bütün

    partilerin en kötüsü, onu karışıklığa sürükleyecek parti olacaktır. Paris

    için beni korkutan yalnız kendisidir; ve onun için korktuğum kadar,

    doğrusu, bu devletin hiçbir parçası için korkmam. (Kitap 3, bölüm

    9)



    ÇEVİRİ



    Jacques Amyot'ya (İlk ve büyük Fransız çeviricilerinden (1513-

    1593) bizim Fransız yazarları arasında en onurlu yeri vermekte

    haksız olmadığımı sanıyorum. Yalnız anlatımının doğallığı ve

    temizliği (ki bunda bütün ötekileri aşar), bu kadar uzun bir iş üzerinde

    dayanışı, böyle çetrefil ve çetin bir yazarı büyük bir başarıyla

    çevirecek kadar derin bilgisi için değil (büyük bir başarıyla diyorum,

    çünkü kim ne derse desin, hiç Yunanca bilmememe karşın, çevirinin

    her yerinde anlamın pek düzgün ve tutarlı olduğunu görüyorum, o

    kadar ki, ya yazarın düşüncesini tam anlamış yahut da uzun bir

    uğraştan sonra Plutarkhos'un ruhunu toptan bir kavrayışla kendi

    ruhuna aşılamış ve böylece ona hiç değilse aykırı ve birbirini

    tutmayan düşünceler söyletmemiştir); Amyot'ya en çok şunun için

    minnet borcu duyuyorum ki, ülkesine hediye etmek üzere bu kadar

    değerli ve yararlı bir kitabı (Plutarkhos'un «Ünlü Adamlar»ı.) arayıp

    bulmuş. Bu kitap bizi içinde bulunduğumuz çamurdan çıkarmasaydı

    biz cahillerin hali haraptı: Onun sayesinde bugün konuşmaya ve

    yazmaya cüret edebiliyoruz; kadınlar onu okuduktan sonra kocalarına

    ders veriyorlar: Hepimizin başucu kitabı oldu. (Kitap 2, bölüm 20)



    İNSAN DOĞASI



    İnsan doğasının yetersizliği yüzünden hiçbir şeyi duru ve yalın halde

    tutamıyoruz. Kullandığımız her şeyin özü bozulmuştur madenlerin

    bile. Altını işimize yarar hale getirmek için başka bir madde ile

    karıştırıp bozmak zorunda kalıyoruz.



    Ne Ariston'a, Pyrrhon'a ve Stoacılara göre hayatın amacı olan erdem,

    ne de Kyrene okuluyla Aristippas'ın sözettikleri haz katıksız olarak

    elde edilmiştir.



    Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle,

    üzüntülerle karışıktır.



    Medio de fonte leporum



    Surgit amari aliquid, quod in ipsis floribus angat (Lucretius)



    Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,



    Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.



    Son sınırına varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir durum

    vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine

    geldiği zaman onu en acı sözcüklerle anlatırız: Bitmek, yanmak,

    bayılmak, ölmek, «morbidezza» gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz

    birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.



    Derin bir sevinçte, eğlentiden çok ciddilik vardır.



    Ipsa Felicitas, se nisi temperat, premit (Seneka)



    Mutluluk bile haddini aşarsa azap olur.



    Mutluluk bizi ezer.



    Eski bir Yunan atasözü de öyle der anlamı aşağı yukarı şudur:



    Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz

    değildir, onları bir dert pahasına satın alırız.



    İşte eğlence, keyifle sıkıntı, birbirinden çok ayrı oldukları halde, gizli

    birtakım ilintilerle, kendiliklerinden birleşebiliyorlar.



    Sokrates der ki: «Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak

    istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından birbirine

    bağlayalım, demiştir.»



    Metrodorus, yazgının bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş,

    bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor

    ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. İnsan

    mahsus da kederli görünebilir; onu demek istemiyorum. Üzgün

    zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir

    şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir

    gıda değil midir?



    Est quaedam flere voluptas (Ovidius)



    Ağlamak da bir zevktir.



    Seneka'da Attalus diye biri der ki: Yitirdiğimiz dostların anısı, çok

    eski bir şarabın acılığı gibi, mayhoş elmalar gibi hoşumuza gider.»



    Minister vetuli, puer, Falerni,



    Ingere mi calices amariores, (Catullus)



    Kadehime eski Falernum şarabı döken çocuk, Daha acısından getir

    bana.



    Doğada şöyle bir karışma da görülür: Ressamlardan öğreniyoruz ki

    ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler

    aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre

    ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son

    sınırına varınca gözyaşlarıyla karışır.



    İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki

    bütün bedeni, aralıksız, şehvetin son sınırındaki hazza benzer bir haz

    içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşiyle erir; bu kadar

    katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şehvete dayanamaz.

    Böyle bir duruma düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi

    korkarak kaçmak, içgüdümüzle bu durumdan kurtulmak isteriz.

    Kendi kendime günahlarımı açarken görüyorum ki, en iyi huylarımda

    bile kötüye çalan bir yan var. Korkarım ki Platon (benim şahsen en

    temiz yürekle hayran olduğum, doğrulukta herkesten üstün tuttuğum

    Platon) en sağlam bildiği doğruluğu iyi yoklasaydı, ki herhalde

    yoklamıştır, bu doğrulukta insanın karışık yapısından gelen bir

    bozukluk bulurdu. Fakat bu bozukluk çok derinlerde gizlidir; onu

    ancak kendimiz görebiliriz. İnsan her bakımdan ve her yönden yamalı,

    alaca bulacadır.



    Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır. Platon

    diyor ki, yasaların bütün ezici ve üzücü taraflarını anlatmaya kalkanlar

    yedi başlı ejderhanın başlarını kesmeye yelteniyorlar. Tacitus şöyle

    der:



    «Omme magnum exemplum habet aliquid ex iniguo, quod contra

    singulos utilitate publica rependitur.»



    Örnek olsun diye verilen her cezada kamunun yararına ve bireyin

    zararına bir adaletsizlik vardır.



    Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak

    ve keskin bir zeka göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi

    fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekamızın olaylara ve dünya

    işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak,

    körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için

    karartmak ve bulandırmak gereklidir. Nitekim gevşek ve sıradan

    zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince

    felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce

    inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.

    Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her

    zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır. İşleri derin, inceden inceye

    düşünüp aydınlatmaya gerek yoktur. Birbirine zıt birçok parlak

    düşünceler ve biçimler içinde insan kendini kaybeder:



    Volutantibus res inter se pugnantes obtorpuerunt animi.

    (Titus-Livius)



    Zıt düşünceleri çevire çevire zihinleri sersemleşmişti.



    Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam

    karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük

    küçük bütün girişimlere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş

    gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını

    çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez. Her iş

    üzerinde bol bol, güzel güzel konuşmasını çok iyi bilen birini tanırım

    ki, kendisine yılda yüz binlerce gelir getiren bir serveti acınacak bir

    şekilde elinden kaçırdı. (Kitap 2, bölüm 20)



    Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın

    pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir.


    umarım işinize yarar



 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri