Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü (12 Mart) Kurtuluş Savaşı'nın başladığı yıllarda , cephedeki askerlerimizi coşturacak , onların morallerini yükseltip ulusal duygularını
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 6      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    istiklal marşının kabulü ile ilgili dökümanlar

    Sponsorlu Bağlantılar




    İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü (12 Mart)


    Kurtuluş Savaşı'nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerimizi coşturacak, onların morallerini yükseltip ulusal duygularını güçlendirecek bir ulusal marşın hazırlanması düşüncesi, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet İnönü tarafından ortaya atıldı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu tüm yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu şiirlerin tamamını inceledikten sonra altı tane şiir, ulusal marş olmaya uygun görülüp ayrıldı. Ancak yapılan değerlendirmede bu altı şiirin de ulusal marş olma niteliği taşımadığı sonucuna varıldı. Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, ulusal marşı Mehmet Akif Ersoy'un yazmasını istiyordu. Oysa Mehmet Akif, ucunda para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Ulusal marş niteliği taşıyan bir şiirin bulunamaması üzerine dostları devreye sokularak Mehmet Akif ikna edilmeye çalışıldı. Sonunda para ödülünün kaldırıldığı konusunda güvence verilince Mehmet Akif, marşı yazmayı kabul etti. Daha önce ayrılan altı şiirle Mehmet Akif'in yazdığı şiir arasında yapılan değerlendirmede Akif'in şiiri birinci oldu.


    Mehmet Akif, doğrusunu söylemek gerekirse İstiklâl Marşı' mızı yazabilecek tek değilse bile en ideal insandı. Şiiri toplum için ve bir dava adına yazan, ama şiiri şiir yapan özelliklerden feragat etmeyen, Türkçe'nin bütün nüanslarını ve imkanlarını ustalıkla kullanan, çağının tanığı ve vicdanı olan bir şairden daha iyi kim yazabilirdi böyle bir marşı? Akif' in şiir anlayışı ve şiir gücü kadar ancak bir sosyologda bulunabilecek bütünü ve ayrıntıları yakalayabilen gözlem gücü İstiklâl Marşını bu denli etkili bir milli mutabakat metni haline getiren en önemli belgedir. İstiklâl Marşı' nın şairi olarak Mehmet Akif 'in bir başka önemli özelliği de sarsılmaz bir iman ve dava adamı olduğu kadar tam bir erdem kahramanı olmasıdır. Türk Şiiri'nde bu kadar kendi kendisi olabilen, yüksek ahlâk sahibi, mütevazi ve ilkeli, entelektüel kapasitesi son derece yüksek, yaşadığı dünyanın farkında bir başka şair zor bulunur. Akif aynı zamanda bir Milli Mücadele kahramanıdır. Akif, Milli Mücadeleye katılmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Ankara'ya gelir. Yüreğindeki iman ve umudu cami kürsülerinden, eşraf ziyaretlerine kadar, sohbet, vaaz, davet, düzyazı ve şiirle haykırır. Milli Dünyada İstiklâl Marşı yazan şairler içinde; - hem milletinin var olma mücadelesine katılmış bir kahraman, hem milletinin dilini bu kadar iyi kullanan bir yazar hem büyük bir entelektüel, çağının tanığı ve vicdanı olan bir aydın, hem toplumunun değerlerini ve kişisel ahlakını sağlam bir ilkelilikle kendi şahsında bütünlemiş bir ahlak adamı, hem İstiklâl Marşını arzu ve talep eden Meclisin üyesi bir milletvekili hem de İstiklâl Marşı'nı yazmadan önce de ülkesinin büyük bir şairi olarak tanınan ve bütün bu özellikleri kendi şahsında toplamış başka biri yoktur.




    Mehmet Akif ERSOY'un Hayatı ve Eserleri


    Marşın Bestelenmesi: İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin milli marşıdır. Sözleri Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921'de resmen milli marş olarak kabul edildi. 1924 yılında Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi kabul edildi. 1930 yılına kadar kullanılan bu beste, bu tarihte Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi olan Osman Zeki Üngör'ün bestesi ile değiştirildi. Marşın armonik düzenlemesi Edgar Manas, bando düzenlemesi ise İhsan Servet Künçer tarafından yapıldı. Günümüzde de aynı beste kullanılmaktadır. İstiklal Marşı'nın yalnızca ilk iki kıtası bestelenmiştir.


    İstiklâl Marşı


    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
    Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl

    Mehmet Akif ERSOY

    Edubilim olarak sizler için İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy ile ilgili bilgileri çeşitli kaynaklardan sizler için biraraya getirdik. Sizde bu konu hakkında bildiklerinizi ve görüşlerinizi bizimle paylaşırsanız memnun oluruz...

    Aşağıda bu konuyla ilgili birçok bilgiyi biraraya getirdik. Konu başlıkları(Konular sırayladır, aşağı doğru takip edin ve devamı için ikinci sayfayı ziyaret edin)

    1. Sayfa

    -İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü (12 Mart)
    -Mehmet Akif ERSOY'un Hayatı ve Eserleri
    -İstiklâl Marşı
    -İstiklal Marşı’nın Kabulü
    -İstiklal Marşı Açıklaması Ve Anlamı
    -Mehmet Âkif Ersoy’un Hayatı
    -1. Doğumu ve Ailesi
    -2. Öğrenimi
    -3. Memuriyeti ve Diğer Yaptığı İşler
    -5. Evliliği
    -6. Hastalığı, Ölümü ve Mezarı
    -İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Slayt ve Sunuları
    -İstiklâl Marşı'nın Kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü Döküman İsteği
    -İstiklal Marşı'yla İlgili Oyun Piyes
    -İstiklal Marşı'nın Kabulü Ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü İle İlgili Program
    -İstiklâl Marşı Nedir, Ne Anlama Gelir?
    -İstiklal Marşı Nasıl Kabul Edildi?
    -İstiklal Marşıyla İlgili Detaylı Açıklamalar(12 mart)
    -İstiklal Marşı Meclis'te
    -İstiklal Marşının Resmen Kabulü
    -İstiklal Marşı'nın Kabulü Ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü
    -Ulusal Marş Ne Demektir ?
    -İstiklal Marşı’mızın Yazılması
    -İstiklal Marşı’mızın Kabulü
    -İstiklal Marşı’nın Kabulü İle İlgili Oratoryo -1
    -İstiklal Marşı’nın Kabulü İle İlgili Oratoryo -2
    -İstiklâl Marşı’nın Açıklaması
    -İstiklal Marşı Yarışmasına Katılan Diğer Marşlar, Şiirler
    -Mehmet Akif Ersoy ve Istiklal Marsi Belgeseli
    -Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı - 2
    -Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı - 3
    --Şairin Genç Bir Adam Portresi
    --Bir Entelektüel Olarak Akif
    --İstiklal Marşı Şairi Olarak Akif
    --Bir Erdem Abidesi Olarak Akif
    --Mehmet Akif Ersoy’dan Beyitler
    --Aile Reisi Olarak Akif
    --Mehmet Akif Ersoy’un Eserleri
    -Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı - 3
    -Mehmet Akif Ersoy Eğilmeyen İnsan

    2. Sayfa

    -Mehmet Akif Ersoy’un Eserleri, Kitapları
    --Manzum Kitapları
    --Nesirler
    --Kitap Olarak Basılmış Çevirileri
    -Mehmet Akif Ersoy'un Edebi Kişiliği, Edebiyata Bakışı
    -Mehmet Akif Ersoy’un Şahsiyeti, Kişiliği, Kişilik Özellikleri
    -Mehmet Akif Ersoy'un Çocukluğu Ve Mehmet Akif Ersoy'un Gençlik Yılları
    -Mehmet Akif Ersoy’dan Seçme Şiirler
    -Mehmet Akif Ersoy’un Okuduğu Kitaplar
    -İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoyla İlgili MEB deki Belgeler -Flashlar -Sesler
    -Yarışmaya Katılan 6 Şiir Ve İstiklal Marşımız
    -İstiklal Marşı Notaları
    -İstiklal Marşı’nın Kabulü - İstiklal Marşı'nın Orijinal Metni
    -İstiklal Marşı İle İlgili Resimler
    -Mehmet Akif Ersoyla İlgili Resimler

    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. istiklal marşının kabulü ile ilgili yazı
  3. istiklal marşının kabulü ile ilgili özet
  4. istiklal marşının kabulü ile ilgili öykü
  5. istiklal marşının kabulü ile ilgili anı
  6. istiklal marşının kabulü şiir,istiklal marşının kabulü ile ilgili kısa şiir,istiklal marşı
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ
    (12 Mart 1921)

    1921 yılında, Şanlı Bayrağımız’ın ve Kahraman Türk Milleti’nin simgesi olacak milli bir marş yazılması için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir yarışma açılmış ve kazanana para ödülü verileceği açıklanmıştır. Ülkenin her tarafından pek çok şair, duygu ve heyecanlarını anlatan mısralarla bu katıldığı halde, Mehmet Âkif’in bu yarışmaya katılmadığı görüldü. Nedeni sorulduğunda: ‘’Milli marş para ile yazılmaz’’ cevabını verdi. Arkadaşlarının ısrarları üzerine ve kazanırsa ödül verilmemesi şartı ile yarışmaya katıldı ve hepimizin yüreğinde yer eden İstiklal Marşı’nı yazdı.

    Türk Milleti’nin zaferini, yüceliğini ve bayrağımızın kutsallığını en güzel duygularla anlatan İstiklal Marşı, yarışmaya katılan 724 şiir arasından seçilerek zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından Büyük Millet Meclisi’nde okundu. Bütün milletvekillerince büyük bir coşku ve heyecan içerisinde, iki defa ayakta dinlenen İstiklal Marşı, 21 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli Marş olarak kabul edildi. Ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi.

    Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’nin eseri olarak kabul ettiği için Safahat’a koymamış ve Kahraman Ordumuz’a hediye etmiştir.


    İSTİKLAL MARŞI AÇIKLAMASI ve ANLAMI


    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak
    O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

    Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde:

    Ey Milletimi Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.

    Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülemediği gibi, milletimizin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O Türk Milleti’nindir ve daima öyle kalacaktır.



    Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı hilal,
    Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklali.

    Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:

    ‘’Uğruna canımı vereyim, ne olur kaşlarını çatma ey hilal kaşlı güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden. İstiklal uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.’’



    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Mehmet Âkif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. ‘’Ben’’ kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve:

    ‘’Ben, yaratıldığı günden beri hür yaşamış bir milletim, bundan sonra da hür olarak yaşayacağım. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben,Şimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyeti elimden almak isteyen olursa kükremiş bir sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda dağları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bire sığmam, yine taşarım.’’




    Garb’ı afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    ‘’Medeniyyet!’’ dediğin tek dişi kalmış canavar!

    Bu kıtada Mehmet Âkif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:

    ‘’Bat ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla,tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir.Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.

    Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten ‘’Medeniyet’’ adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.’’



    Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
    Kim bilir, belki yarın... belki yarından da yakın.

    Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kararlılık aşılıyor ve:

    ‘’Arkadaş! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaş! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur! Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yolunda savaşan mü’minlere zafer vereceğini Kuran-ı Kerim’de va’d etmiştir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman perişan edilecektir.’’



    Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı.
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Âkif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır:

    ‘’Bastığın yerleri (toprak) deyip geçme! Geçmişini iyi öğren! Çünkü bu vatan toprakları, uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uğruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan şehit’lik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanına gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.



    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    İstiklal Marşı’nın 7.kıtasında Mehmet Âkif vatan sevgisini, vatan toprağının özelliğini ve Türk Vatanı’nın yüceliğini, şöyle anlatmaktadır:
    ‘’Bu cennet vatan uğruna canını vermeyecek olan kim var? İşte herkes vatanı uğruna canını vermek için hazır bekliyor. Şimdiye kadar bu uğurda o kadar çok yiğit canını verdi ki: bir karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Allah canımı, canım kadar sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.’’



    Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli:
    Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;
    Bu ezanlar__ki şahadetleri dinin temeli__
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    8.kıtada Mehmet Âkif, din ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:

    ‘’Yüce Allah’ım! Ruhumun senden dileği şudur: Uğruna canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki şahadetler ki:
    ‘’Eşhedü enla ilahe illallah,
    Eşhedü enne Muhammeden resulullah’’
    Kelimeleri Türk Milleti’nin müslümanlığının ve bağımsızlığının ilk şartı ve temelidir. Hürriyet sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun. Milletim kıyamete kadar hür yaşasın.’’



    O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım;
    Her cerihamda, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-i mücerred gibi terden na-şım!
    O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

    ‘’O zaman (camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman) yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile çoşkunlukla secdeye kapanacaktır.

    Milletimin hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere çıkar ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan Arş’a (Allah’ın yüce katına) ulaşır.



    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Edebiyyen sana yok, ırkıma yaok izmihlal.
    Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, Milletimin istiklal.

    Büyük vatan şairi Mehmet Âkif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağamıza hitap etmekte ve:

    ‘’Şanlı bayrağım! Sen de artık şafaklar gibi al renginle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır. Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.

    Artık Türk Milleti’nin yok olması, dağılması diye bir şey abediyyen söz konusu olamaz. Çünkü; daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.’’

    ALINTIDIR.....



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. MEHMET ÂKİF ERSOY’UN HAYATI



    1. Doğumu ve Ailesi

    Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında, İstanbul’un Fatih ilçesinin Sarıgüzel semtinde doğmuştur.

    Mehmet Âkif’in babası Mehmet Tâhir Efendi (doğ.1826/öl.1888) ve annesi Emine Şerife Hanım’dır (doğ.1836/öl.1926).

    Âkif’in Nuriye adında bir de kız kardeşi olmuştur.

    2. Öğrenimi

    Mehmet Âkif, sırasıyla; mahalle mektebi (yuva), ibtidâî (ilkokul), rüşdiye (orta okul) ve mülkiye idâdîsi (lise), Baytar Mektebi’ne (Veterinerlik Fakültesi) devam etti. 1893’te Baytar Mektebi’nin ilk mezunu ve birincisi olarak diploma aldı. Akif; Arapça, Farsça ve Fransızca’yı, edebiyatlarını takip edecek ve tercümeler yapacak kadar iyi öğrenmiştir.

    Mehmet Âkif, aynı zamanda çeşitli sporlarla ilgilenmiş; güreş, gülle atma; ata binme ve yüzme sporlarında oldukça başarılı olmuştur.

    3. Memuriyeti ve Diğer Yaptığı İşler

    Öğrenimini tamamladıktan sonra, Ziraat Vekâleti Baytarlık Şubesinde göreve başladı. İlk dört sene Rumeli, Anadolu ve Arap bölgelerinde dolaşarak baytarlık yaptı. Yirmi yıllık bir memuriyetten sonra istifa etti.

    Öğretmenlik hayatına 1906’da Halkalı Baytar Mektebi’ne “kitâbet-i resmiye” (resmî yazışma usûlü) dersi muallimliği ile başladı. 1908’den sonra ise Edebiyat Fakültesi ile Dârü’l-Hilâfe Medresesi’nde “Osmanlı Edebiyatı” müderrisliğinde bulundu.

    Mütareke devrinde, “Darü’l-Hikmetü’l İslâmiyye”de üye ve başkâtip (genel sekreter) olarak çalıştı (Ağustos 1918 – Nisan 1920) ve bu kuruluşun yayın organı olan “Cerîde-i İlmiyye”yi idare etti. Birinci Millet Meclisi’nde Burdur milletvekili olarak görev aldı. Mısır’da Kahire Üniversitesi’nde Türkçe Hocalığı yaptı (1929-1936).

    Büyük Millet Meclisi’nin açılışının ertesi günü, 24 Nisan 1920’de Ankara’ya gitmiş, yaptığı çeşitli konuşmalarla Millî Mücâdeleye destek vermiştir. Ardından Eskişehir, Konya, Kastamonu, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya ve çevrelerini dolaşmış, halkı ciddi olarak bilgilendirmiş, böylece milli şuurun artmasını ve mücadeleye katılmalarını sağlamıştır.

    Mehmet Âkif’in Burdur’dan mebus seçilmesine, Mustafa Kemal Paşa’nın Âkif Bey’i istemesi sebep olmuştur. Ankara’ya 24 Nisan’da gelmiş olan Âkif Bey’in seçilmesi, Paşa’nın 29 Nisan 1920 tarihli bir telgrafı ile Burdur’un bağlı bulunduğu Konya vilâyetinin vali vekili ve kolordu kumandanı olan Albay Fahreddin (Altay) Bey’e bildirilmiştir. Burada yapılan seçim sonucunda en fazla oyu Âkif Bey almıştır.

    Bu sırada Sebîlü’r-reşad’ın üç sayısı da Kastamonu’da yayınlanmış ve kendisinin çok önemli olan konuşmalarının bulunduğu bu dergi sayıları, binlerce nüsha bastırılarak Anadolu’ya ve cephelere dağıtılmış; camilerde, derneklerde ve askerî birliklerde okutulmuştur. Mehmet Âkif’in bu konuşmaları, İstiklal Savaşı’mızın niçin, nasıl ve hangi amaçlarla yapıldığını, ilk defa ve içinde yaşayarak anlatan en önemli ve çok kıymetli, tarihî belgelerdir.

    İstiklâl Savaşı kazanıldıktan sonra İstanbul’a dönen Mehmet Âkif, 1923 ve 1924 yıllarının kış aylarını Kahire’de geçirdikten sonra, Türkiye’deki siyasî gelişmeler yüzünden, 1925 yılı sonundan itibaren temelli olarak Mısır’a gitmiş, 17 Haziran 1936 tarihine kadar, on buçuk sene orada kalmıştır.

    5. Evliliği


    Yirmi beş yaşında iken İsmet Hanım’la evlenen Mehmet Âkif’in üç kızı (Cemile, Feride, Suad) ve iki oğlu (Emin, Tahir) olmuştur.

    6. Hastalığı, Ölümü ve Mezarı

    Âkif Bey, son üç yılında Kahire Üniversitesi’nde Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Ancak Mısır’da “siroz” hastalığına tutulmuş ve durumu ağırlaşınca, 17 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüştür.

    İstanbul’da tedavi olmuşsa da iyileşememiş ve 27 Aralık 1936 tarihinde saat 19.45’te Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vefat etmiştir.

    Kabri, Edirnekapısı’ndaki “Şehitlik”te “Mehmet Âkif Ersoy Meydanı”ndadır.


  11. İSTİKLAL MARŞI PİYES



    (l Perdelik Piyes)



    OYNAYANLAR: (Öğretmen, Atilla, Nur, Mete, Serpil, Ateş, Güneş, birinci öğrenci, ikinci öğrenci, üçüncü öğrenci, dördüncü öğrenci.)

    MECLİS: l (Öğretmen ve Öğrenciler )

    DEKOR: (Bir sınıf. Duvarda Atatürk'ün ve Mehmet Akif'in resimleri ve bir bayrak.)

    ÖĞRETMEN- Sevgili çocuklar! Bugünkü dersimizin ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?

    ÖĞRENCİLER- İstiklâl Marşı ve onu yazan şair Mehmet Akif...

    ÖĞRETMEN- Sizlere İstiklâl Marşımızı ve onun şairi hakkında büyüklerinizden bir şeyler öğrenmenizi, bazı şiirlerini ezberlemenizi söylemiştim. Bunu yaptınız mı?

    ÖĞRENCİLER- Yaptık öğretmenim!

    ÖĞRETMEN- Aferin size! Şimdi sen söyle Atilla! İstiklâl Marşı ne demektir?

    ATİLLA- Milletimizin kurtuluşunu, kuvvetini, birliğini anlatan ve bütün millet tarafından beğenilip benimsenen, törenlerde söylenen marştır.

    ÖĞRETMEN- Sen söyle Nur! Türk'lerin İstiklâl Marşı'nı Mehmet Akif nerede ve hangi yılda yazdı?

    NUR- Ankara'da 1921 yılı Şubat ayında yazdı. Bu şiir 12 Mart 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi'nde resmen Milli Marş olarak oy birliği ile kabul olundu.

    ÖĞRETMEN- Aferin sana... Sen cevap ver Mete! Mehmet Akif nasıl bir şairdir?

    METE- Mehmet Akif vatanını seven büyük bir şairdir. Yaşadığı çağlarda Türk ulusu bir çok savaşlara girmiş, bozgunlara uğramış, büyük topraklar kaybetmişti. O halkın çektiği ıstırabı haykırdığı gibi zaman zaman kazanılan büyük zaferleri de güzel şiirlerle övmüştür. Mehmet Akif, Türk ulusunun yirmi beş asırlık büyük bir ulus olduğunu, her zaman hür yaşamış olduğunu söyler ve asla esir ve güçsüz olmadığını haykırırdı. En umutsuz günlerde bile bu inancını kaybetmedi. İstiklâl Savaşı'nda da Anadolu'ya geçerek sonuna kadar şiirleri, yazıları ve sözleri ile çalıştı. Vatanın kurtuluşuna yardımcı oldu.

    ÖĞRETMEN- Doğru! Şimdi onun Birinci Dünya Savaşı'nda yazmış olduğu ve millet tarafından en çok sevilen ve tutulan şiiri hangisidir? Bunu kim biliyor?

    ÖĞRENCİLER- "Çanakkale Şehitleri!" şiiri.

    ÖĞRETMEN- Bunu bildiniz! Şimdi Çanakkale Savaşı hakkında bilgi vermek isteyenler parmak kaldırsın! (Bütün parmaklar havaya kalkar.)

    ÖĞRETMEN- Görüyorum ki bunu hepiniz anlatmak istiyorsunuz. Ama hep birden konuşacak olsanız bir şey anlaşılmaz. Sen Serpil bu savaşı anlat! Böylece Mehmet Akif'in o şiiri niçin yazmış olduğunu öğrenelim.

    SERPİL- Birinci Dünya Savaşı'nda Türkler hemen hemen bütün dünya ile savaş halinde idiler. Bir tarafta Türkler, Almanlar, Avusturyalılar ve Bulgarlar el eleydi. Karşımızda da İngiltere, Fransa; İtalya, Rusya ve komşuları gibi büyük devletler yer almışlardı. Düşmanlarımız bizi çökertmek için deniz yoluyla Çanakkale Boğazı'ndan girmek, İstanbul'u almak ve Karadeniz yoluyla zor bir duruma düşmüş bulunan Rusya'ya yardım göndermek istiyorlardı. Onun için Çanakkale Boğazı'nın önüne yüzlerce savaş gemisi yığdılar. Karaya da büyük kuvvetler çıkardılar. Boğazı zorlamaya başladılar. Ama Türkler orada çok büyük bir kahramanlık göstererek düşmana adım attırmadılar.

    Birçok düşman gemilerini top ateşi ile batırdıkları gibi karaya çıkan düşman ordularını da denize döktüler. Çanakkale'de Türklerin kazandıkları zafer düşmanlarımız tarafından bile övüldü...

    ÖĞRETMEN- Doğru! Demek oluyor ki Şair Mehmet Akif de Türklerin Çanakkale'de kazandıkları bu büyük zafer üzerine o şiiri yazmış.

    SERPİL- Evet öğretmenim!

    ÖĞRETMEN- Bu şiiri kim biliyor?

    ATEŞ- Ben biliyorum. Benim dedem orada şehit olduğu için babam bu şiiri bana küçük iken ezberletmişti. Kendisi de her zaman söyler!.

    ÖĞRENCİLER- Peki Ateş! Ortaya çık ve şiiri oku!

    (Ateş ortaya çıkar, şiiri okur.)

    ATEŞ-

    "Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor."

    "Bir hilâl uğruna Yarab ne güneşler batıyor."

    "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker."

    "Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer."

    "Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?"

    "Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın:"

    "Bu taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına:"

    "Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına"

    "Sonra gök kubbeyi lâhdine yapsam da tavan"

    "Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan"

    "Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana"

    "Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana!"

    (Öğretmen ve öğrenciler Ateş'i alkışlarlar... O da selâm vererek yerine geçer.)

    ÖĞRETMEN- Aferin Ateş! Çok güzel okudun!

    ATİLLA- Mehmet Akif'in bu şiirini de ben okumak istiyorum izin verir misiniz?

    ÖĞRETMEN- Bu şiir ne hakkında yazılmış?

    ATİLLA- Bilgisizliği yeren; halkı çalışmak için şevke getiren, başımıza gelen felâketlerin hep bilgisizlikten doğduğunu anlatan bir şiir efendim.

    ÖĞRETMEN- Bu şiiri ne zaman yazmış?

    ATİLLA- Balkan Savaşı'ndan sonra...

    ÖĞRETMEN- Peki oku da dinleyelim!

    ATİLLA- (Ortaya çıkar ve "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" dedikten sonra şiiri okur:)

    "Olmaz ya... Tabii... Biri insan. Biri hayvan"

    "Öyleyse cehalet denilen yüz karasından"

    "Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet"

    "Kâfi mi değil yoksa bu son ders-i felâket?"

    "Son ders-i felâket neye mal oldu düşünsen?"

    "Beynin gözyaşı olup akardı gözünden"

    "Son ders-i, felâket ne demektir? Şu demektir;"

    "Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir."

    "Zira yeni bir darbeye artık dayanılmaz."

    "Zira bu sefer uyku ölümdür, uyanılmaz."

    (Öğretmen ve öğrenciler kendisini alkışlarlar.)

    ÖĞRETMEN- Sen de şiiri güzel okudun! Yalnız şair bu şiirinde ne demek istemiş? Bize bunu da açıklarsan şiiri daha iyi anlarız.

    ATİLLA- Mehmet Akif Türk milletinin o zaman uğramış olduğu bozgun ve felâketin sebebini milletçe geri kalışımızda, bilgisizlikte buluyor. Bu bozgunun bize bir ders olmasını, herkesin çalışmasını, bilgice yücelmesini istiyor. Milletin ancak o zaman kurtulabileceğini söylüyor.

    ÖĞRETMEN- Balkan Savaşı hakkında bize kim bilgi verecek?

    GÜNEŞ- Ben vereyim öğretmenim!

    ÖĞRETMEN- Bize vereceğin bilgiyi nereden öğrendin?

    GÜNEŞ- Benim dedem Balkan Türklerindenmiş. Balkan Savaşı'ndan sonra göçmen olarak gelmiş. Ben daha küçükken bana hep oralarını anlatır, Rumeli Türküleri'ni söylerdi. Oralar çok güzel yerlermiş... Topraklan çok verimli imiş. Hepsini düşmana bırakıp kaçmışız.... Atalarımızın kanlarını dökerek aldıkları bu topraklardan, inanılmaz bozgunlara uğrayarak çekilmek zorunda kalmışız...

    ÖĞRETMEN- Balkan Savaşı'nda hangi uluslar bize karşı birleştiler?

    GÜNEŞ- Yunanlılar; Bulgarlar, Sırplar; Karadağlılar!

    ÖĞRETMEN- Bu savaş hangi yılda oldu?

    GÜNEŞ- 1912 yılında öğretmenim!

    ÖĞRETMEN- Peki bildiklerini kısaca anlat!

    GÜNEŞ- O sıralarda Türkler dünyada hemen hemen yalnız imişler. Bütün büyük milletler Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak, topraklarını paylaşmak için planlar kuruyorlarmış. İşte Rumeli'yi almak için Balkan devletlerini silâhlandırıp kışkırtan onlar olmuş. Savaş başlayınca da hangi taraf kazanırsa kazansın, eski sınırların değişmeyeceğini ilân etmişler. Asırlar boyunca geri kalmış olan memleketimiz; bunun acısını bu savaşta ilk defa görmüş. Bilgisiz komutanlar; silâh kullanmasını bile bilmeyen erler, koca Rumeli'yi bir yıl içinde düşmana bırakarak geri çekilmek zorunda kalmış. Memleket içindeki sen ben kavgaları da halkı ikiye bölmüş olduğundan felâket felâketi kovalamış. Bu savaştan bir yıl önce İtalyanlar bugün Libya dediğimiz Trablusgarp ile On iki Adaları baskınla alıp donanmamızı da yakmış oldukları için çok zor durumda kalmışız.

    ÖĞRETMEN- Güneş doğru şeyler anlattı... İşte Şair Mehmet Akif Ersoy bu büyük bozgunun sebebini herkesten iyi anlamıştı. Türk ulusunu bu felâkete sürükleyen şey, birbirine düşmüş olması, bilgisiz ve geri kalması idi. Avrupalılar bilgisizliği çoktan yenmişler, fabrikalar kurmuşlar; yollar yapmışlar, çok ilerlemiş ve kuvvetlenmişlerdi. Biz ise onlardan alabildiğine geri kalmıştık. Bir memleket böyle geri kaldı mı komşuları onun topraklarına mutlaka göz koyar. Onu ortadan kaldırmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Peki çocuklar. Türkiye'nin kurtarıcısı Atatürk nerede doğdu?

    ÖĞRENCİLER- Selanik’te...

    ÖĞRETMEN- Selanik şimdi hangi milletin elinde?

    ÖĞRENCİLER- Yunanlıların elinde...

    ÖĞRETMEN- Sen söyle Güneş! Selanik’i ne vakit kaybettik.

    GÜNEŞ- Balkan Savaşı'nda...

    ÖĞRETMEN- Demin bir şey söylemiştik. Avrupalı büyük devletler Balkan Savaşı'ndan sonra, hangi taraf kazanırsa kazansın sınırların değişmeyeceğini bildirmişlerdi. Bu sözlerinde durdular mı?

    GÜNEŞ- Durmadılar öğretmenim. Topraklarımızın paylaşılmasına razı oldular. Hatta düşmanlar güzel Edirne'yi bile almışlar. İstanbul'a da yaklaşmışlardı. Sonra aralarında anlaşmazlık çıkınca; Türkler son bir gayretle toparlanıp ileri atıldılar ve güzel Edirne'yi düşmandan kurtardılar. Mimar Sinan'ın en güzel ve en usta eseri olan Selimiye Camisi'ni Türk bayrağına kavuşturdular.

    ÖĞRETMEN- Sen Balkan Savaşı'nı iyi öğrenmişsin Güneş... Tarihin bu acı olaylarını her Türk'ün iyice bilmesi ve bellemesi şarttır. İnsanlar geçmiş felâketlerden ders almasını bilemezlerse onları yeni felâketlere uğramaktan kimse kurtaramaz. Şimdi İstiklâl Savaşı'na geçelim. Savaş, sen bize bunu kısaca anlat bakalım.

    SAVAŞ- Birinci Dünya Savaşı'ndan da yenik çıkmıştık. Bizimle el ele olan devletlerden, önce Bulgaristan sonra Avusturya ve Almanya düşmana boyun eğince, biz de çaresiz olarak yenildiğimizi kabul etmek zorunda kaldık. Düşmanlarımız Versay'da bize çok ağır barış şartları imzalattılar. O koca Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye pek az yer kalması... İstanbul ve Boğazlar bile elimizden alınmıştı... Mersin, Adana; Gaziantep, Maraş, Fransızlar, Antalya ve çevresi İtalyanlar; Karadeniz kıyıları kısmen İngilizler ve Pontus Rumları tarafından, İzmir ve Ege de Yunanlılar eliyle işgal edilmişti. Ordularımız dağıtılmıştı. Hainler düşmanlarla işbirliği yapıyordu. Doğu Anadolu'da da bir Ermenistan hükümeti kurulmak isteniyordu.

    ÖĞRETMEN- Sonra ne oldu?

    SAVAŞ- Bütün dünya Türk ulusunun artık bir daha dirilmemek üzere çöktüğüne inanıyordu. İşte bu sırada Atatürk Samsun'a çıktı. O ve arkadaşları. Türk ulusunun hiç bir zaman ölmeyeceğine inanıyordu. Memleket toprakları yabancı ordular tarafından çiğnenirken yer yer vatansever insanlar kendiliklerinden cepheler kurmuşlar ve karşı koymaya başlamışlardı. Atatürk bunların başına geçti. Memleketin bütün vatansever insanlarını çevresine topladı... Kurtuluş Savaşı açarak bütün dünyaya meydan okudu. Düşmanları silip süpürdü. Ankara'nın önlerine kadar gelmiş bulunan Yunan ordusunu denize döktü. Vatanı kurtardı.

    ÖĞRETMEN- İyi özetledin. Peki, Atatürk Samsun'a hangi tarihte ayakbastı? SAVAŞ- 19 Mayıs 1919'da...

    ÖĞRETMEN- İstiklâl Savaşı, Türklerin bütün tarihleri boyunca en zor şartlar içinde kazanmış oldukları en büyük zaferdir. Atatürk'ün hizmeti yalnız vatanı kurtarmak mıdır?

    SAVAŞ- Hayır öğretmenim! O zaferden sonra cumhuriyeti de kurmak, Türkiye'yi bir Orta Çağ devrinden kurtaracak devrimleri yapmakla da Türk ulusuna hizmet etmekten geri kalmamıştır.

    ÖĞRETMEN- Eğer bugün özgür bir vatanda yaşıyorsak, memleketimizde okullar, üniversiteler, fabrikalar açılmışsa, Türkiye’nin sözü hür dünyada şerefle geçiyorsa, bütün bunlar Atatürk'ümüzle olmuştur. Şimdi başka bir şey soracağım. Ateş, sen cevap vereceksin. Şair Mehmet Akif Anadolu'ya ilk olarak ne zaman geçti?

    ATEŞ- Yunanlıların İzmir'e çıktıkları 15 Mayıs 1919'dan hemen sonra...

    ÖĞRETMEN- İlk olarak nereye gitti?

    ATEŞ- Balıkesir'e... Ege halkı hemen bu Yunan saldırısına karşı koymaya başlamıştı. O da kendilerini teşvik etmek için gitti. Oralarda güzel söylevler verdi. Sonra İstanbul'a dönerek burada da millî uyanışı destekleyen şiirler, makaleler yazdı. Bir yıl sonra ise zaferin sonuna kadar dönmemek üzere yeniden Ankara'ya gitti. Ankara'da ve Kastamonu'da çalıştı. Bütün cephelerde dolaştı... Büyük Millet Meclisi'nde de hizmet etti.

    ÖĞRETMEN- Mehmet Akif, İstiklâl Marşı'nı zaferden önce mi sonra mı yazdı? Cevap ver Serpil!

    SERPİL- Önce yazdı...

    ÖĞRETMEN- Pekâlâ! Bu marş nasıl yazıldı? Söyle bakalım!

    SERPİL- Milli ordu kurulmuş, ufuklarda zafer ümitleri belirmişti. Büyük zafer için son hazırlıklar tamamlanmak üzere idi. Yunan orduları ilk yumrukları yemiş, Türk'ü yere sermenin; Ankara'yı ele geçirmenin bir hayal olduğunu anlamaya başlamıştı. İşte bu sıralarda ordular ve halk için bir istiklâl Marşı isteği belirdi. Hükümet de İstiklâl Marşı için şairler arasında bir yarışma açtı. Birinciliği kazanacak olan şiirin sahibine beş yüz lira mükâfat da konulmuştu. O zaman için bu büyük bir para idi. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından idare edilen bu yarışmaya yedi yüz kadar şiir geldi.

    ÖĞRETMEN- Mehmet Akif bu yarışmaya katıldı mı?

    SERPİL- Hayır öğretmenim. O bu yarışmaya katılmadı.

    ÖĞRETMEN- Niçin?

    SERPİL- Onun yaradılışı bu çeşit yarışmalara katılmasına uygun değildi. Sonra işin içinde para mükâfatı oluşu da hoşuna gitmiyordu.

    ÖĞRETMEN- Peki sonra ne oldu?

    SERPİL- Gönderilen yedi yüz şiir içinde güzelleri vardı. Fakat hiç biri tam olarak Meclis'e güzelliği hakkında inanç veremiyordu. Öyle bir şiir isteniyordu ki, milletin kükreyişini; Türk ulusunun yüceliğini tam olarak belirtsin. Bunu düşünen o zamanki Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi; bu işi ancak Mehmet Akif'in yapabileceğini anladı. Ona giderek bu marşı yazmasını kendisinden istedi. Mehmet Akif'te bunun üzerine İstiklâl Marşı'nı yazdı. Bu şiir Büyük Millet Meclisi'nde okunduğu zaman bütün Milletvekilleri heyecana kapılmışlar ve Şair Mehmet Akif'i uzun uzun alkışlamışlardır. Aranan şey bulunmuştu. Şair Mehmet Akif o günün hayatının en mutlu günü olduğunu söylemişti. Sonra da 12 Mart 1921 tarihinde bu şiir İstiklâl Marşı olarak resmen kabul edildi. Daha sonra da bunun bestelenmesi için yarışma açıldı. Zeki Bey adında bir bestecinin eseri birinciliği kazandı. İşte bugün söylediğimiz millî marşımızın yazılışı ve bestelenişi bu şekilde olmuştur, öğretmenim... Onu yazan Şair Mehmet Akif; besteleyen ise Zeki Üngör’dür

    ÖĞRETMEN- Aferin Serpil! Görüyorum ki bugünkü dersinizi hazırlamak için hepiniz çok iyi çalışmışsınız. Peki, bu marşı Mehmet Akif kime armağan etmişti?

    SERPİL- Kahraman ordumuza...

    ÖĞRETMEN- Bu da doğru! Şimdi hepiniz sıra ile bu marşın birer dörtlüğünü okuyacaksınız. Böylece Türk ulusu yaşadıkça anılacak ve söylenecek olan bu şiirin bütününü okumuş olacağız! Haydi Atilla! Sen başla! Sıra ile ortaya çıkarak birer birer okuyacaksınız!

    ATİLLA- (Ortaya çıkar:)

    "Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak."

    "Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak."

    "O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;"

    "O benimdir, o benim milletimindir ancak."

    (Atilla çekilir, Nur gelir.)

    NUR-

    "Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı Hilâl!"

    "Kahraman ırkıma bir gül. Ne bu şiddet, bu celâl?"

    "Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;"

    "Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl."

    (Nur yerine geçer, Mete gelir.)

    METE-

    "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım."

    "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!"

    "Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım:"

    "Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım."

    (Mete yerine geçer, Serpil gelir.)

    SERPİL-

    "Garbın afakim sarmışsa, çelik zırhlı duvar;"

    "Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var."

    "Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar."

    "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?"

    (Serpil, yerine geçer, Ateş gelir.)

    ATEŞ-

    "Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;"

    "Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın."

    "Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk'ın..."

    "Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

    (Ateş yerine geçer. Güneş gelir.)

    GÜNEŞ- "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı."

    "Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı."

    "Sen şehid oğlusun, incitme yazıktır, atanı:"

    "Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı."

    (Güneş yerine geçer, Birinci öğrenci gelir.)

    BİRİNCİ ÖĞRENCİ-

    "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?"

    "Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!"

    "Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûda,"

    "Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda"

    (Birinci öğrenci yerine geçer, ikinci öğrenci gelir:)

    İKİNCİ ÖĞRENCİ-

    "Ruhumun senden İlâhi şudur ancak emeli:"

    "Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli;"

    "Bu ezanlar-ki şehadetleri dinin temeli-"

    "Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli."

    (İkinci öğrenci yerine geçer, Üçüncü öğrenci gelir:)

    ÜÇÜNCÜ ÖĞRENCİ-

    "O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım."

    "Her cerihamdan ilahî, boşanıp kanlı yaşım,"

    "Fışkırır ruh-u mücerred gibi yerden na'şım!"

    "O zaman yükselerek arşa değer, belki, başım."

    (Üçüncü öğrenci yerine geçer, Dördüncü öğrenci gelir:)

    DÖRDÜNCÜ ÖĞRENCİ-

    "Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı Hilâl!"

    "Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl."

    "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:"

    "Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;"

    "Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl."

    (Çocuklar alkış tutarlar. Sonra hep birlikte İstiklâl Marşı'nın bestesini söylerler


  12. 12 Mart İstiklal Marşı'nın Kabulü Ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü İle İlgili Program

    Sayın ………………….………………………, Sayın …………………….………………………,

    Sayın ………………………………..…………,kıymetli Öğretmenlerim, değerli Öğrenci Arkadaşlarım,



    12 Mart İstiklâl Marşı'nın Kabulü dolayısıyla düzenlenen programa hoş geldiniz.

    Sayın ………………………………………………….;

    Programı arz ediyorum



    1-Saygı Duruşu ve İstiklal Marşı

    2-Günün Anlam ve Öneminin belirtilmesi

    3- Konuşmaların yapılması

    4- Şiirlerin okunması

    5-Oratoryo sunumu

    6-Okul korosu programı

    7-Kapanış



    1-Büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk ve tüm şehitlerimizin manevi huzurunda, sizleri bir dakikalık saygı duruşuna ve akabinde İstiklal Marşı'mızı okumaya davet ediyorum.


    Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü

    Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü

    Işık ışık, dalga dalga bayrağım

    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

    Sana benim gözümle bakmayanın

    Mezarını kazacağım.

    Seni selâmlamadan uçan kusun

    Yuvasını bozacağım.



    2- Türkiye’de ilk defa bir milli marş yazılması teşebbüsü, 1920’de Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü tarafından yapıldı. Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret eden İsmet İnönü, Milli heyecanı koruyacak, milli azim ve imanı besleyecek, zinde tutacak bir marşın yazılmasını, ordu adına teklif etti. Yarışma Maarif Vekaletinin genelgesiyle okullara duyuruldu ve basın yoluyla da “Türk şairlerinin nazarı dikkatine” sunuldu.

    Yarışmaya 724 parça şiir katıldı. Fakat hiçbirisi milli marş olmaya layık görülmedi. Böyle bir marşın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği ve para meselesinden dolayı yarışmaya katılmadığı da ağızlarda dolaşıyordu. Hasan Basri Bey, para meselesinin kaldırıldığını söyleyerek, Akif’in yarışmaya katılmasını sağladı. Mehmet Akif’in şiiriyle birlikte üç parça, orduya gönderilerek, asker üzerinde tesiri en fazla olan eserin tespit edilmesi istendi.Cevap olarak Mehmet Akif’in şiirinin beğenildiği bildirildi.

    Maarif Vekaleti tarafından gönderilen İstiklal Marşı teklifi gündeme alındı. Başkanvekili Hasan Fehmi Efe’nin başkanlığındaki toplantıda ele alınan marşın tab ve tevziine karar verildi.

    Marş, Hamdullah Suphi tarafından Meclis’te okundu. Büyük bir coşkuyla dinlenen marş, sık sık alkışlarla kesildi. Marşın kabul edilmesi, 12 Mart 1921 tarihindeki toplantının öğleden sonraki oturumunda ele alındı.

    Akif’in marşının oya sunulması kararlaştırıldı ve “Oy birliği ile kabul edildi.” Marş teklif üzerine en son ayakta dinlendi. Kahraman orduya ithaf edilen marş, İstiklal marşı olarak kabul edildi. Akif “Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım” dedi ve bu marşı Safahat’a almadı.


    3- “İstiklal Marşı’nın tarihi zemini” adlı konuşmayı okulumuz ……. Dersi Öğretmenlerinden ……………… yapacaklardır.

    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...

    Gölgende bana da, bana da yer ver!

    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar

    Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

    Savaş, bizi karlı dağlara götürdüğü gün

    Kızıllığında isindik;

    Dağlardan çöllere düşürdüğü gün

    Gölgene sığındık.


    4- "Cenk Türküsü" adlı şiirin okuması için okulumuz ……. sınıfı öğrencilerinden ………. u davet ediyorum.



    5- “Milli Marş Ve Edebi Metin Olarak İstiklal Marşı” adlı konuşmayı okulumuz ……. sınıfı Öğrencilerinden ……………… yapacaklardır.

    Ey simdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı

    Barisin güvercini, savasın kartalı...

    Yüksek yerlerde açan çiçeğim

    Senin altında doğdum,

    Senin dibinde öleceğim.



    6- Okulumuz öğrencileri hazırlamış oldukları ORATORYO’YU sunacaklardır.


    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim

    Yer yüzünde yer beğen

    Nereye dikilmek istersen

    Söyle, seni oraya dikeyim!



    7- …………. Okul Korosu hazırlamış oldukları programı sunacaklardır.


    Biz o şehitlerimizi yeni bir doğuşa temel yaptık, ya siz,

    Siz sömürgeler, açlığınızla suçlu değil misiniz?


    Uyandık bir daha çağlardan, bulduk bir daha önderimizi,

    Gökler bayrak bayrak doldurdu gönderimizi.



    8- Sayın ……………………………………., kıymetli ………………………………………….., değerli öğrenci arkadaşlarım 12 Mart İstiklâl Marşı'nın Kabulü dolayısıyla düzenlenen program sona ermiştir, arz ederim.


  13. İstiklâl Marşı Nedir, Ne Anlama Gelir?

    İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin milli marşıdır.

    Sözleri Mehmet Akif Ersoy'un bestesi Osman Zeki Üngör'ündür. 12 Mart 1921'de TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin, Milli Marşı olarak kabul edildi.

    İstiklal Harbi'nin en heyecanlı günlerinde toplumu biraraya getirici ve ortak duygularını canlandırıcı bir milli marş gereksinimini gidermek amacıyla Maarif Vekaleti, 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Bu yarışmaya 724 şiir katıldı. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi'nin ısrarı üzerine Kahraman Ordumuza adadığı şiirini yarışmaya soktu. TBMM'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda Mehmet Akif'in şiiri milli marş olarak kabul edildi.

    Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu.

    Marşın armonileşmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı. Şiir 9 dörtlük ve 1 beşlikten oluşur. İlk iki dörtlük İstiklal Marşı'nın güftesi olarak söylenir.


  14. İstiklal Marşı Nasıl Kabul Edildi? (1. Bölüm)

    Türkiye’de ilk defa bir milli marş yazılması teşebbüsü, 1920’de Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü tarafından yapıldı. Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’u ziyaret eden İsmet İnönü, Milli heyecanı koruyacak, milli azim ve imanı besleyecek, zinde tutacak bir marşın yazılmasını, ordu adına teklif etti. Yarışma Maarif Vekaletinin genelgesiyle okullara duyuruldu ve basın yoluyla da “Türk şairlerinin nazarı dikkatine” sunuldu.

    Yarışmaya 724 parça şiir katıldı. Fakat hiçbirisi milli marş olmaya layık görülmedi. Böyle bir marşın ancak Mehmet Akif tarafından yazılabileceği ve para meselesinden dolayı yarışmaya katılmadığı da ağızlarda dolaşıyordu. Hasan Basri Bey, para meselesinin kaldırıldığını söyleyerek, Akif’in yarışmaya katılmasını sağladı. Mehmet Akif’in şiiriyle birlikte üç parça, orduya gönderilerek, asker üzerinde tesiri en fazla olan eserin tespit edilmesi istendi.Cevap olarak Mehmet Akif’in şiirinin beğenildiği bildirildi.

    Maarif Vekaleti tarafından gönderilen İstiklal Marşı teklifi gündeme alındı. Başkanvekili Hasan Fehmi Efe’nin başkanlığındaki toplantıda ele alınan marşın tab ve tevziine karar verildi.

    Marş, Hamdullah Suphi tarafından Meclis’te okundu. Büyük bir coşkuyla dinlenen marş, sık sık alkışlarla kesildi. Marşın kabul edilmesi, 12 Mart 1921 tarihindeki toplantının öğleden sonraki oturumunda ele alındı.

    Akif’in marşının oya sunulması kararlaştırıldı ve “Oy birliği ile kabul edildi.” Marş teklif üzerine en son ayakta dinlendi. Kahraman orduya ithaf edilen marş, İstiklal marşı olarak kabul edildi. Akif “Onu milletime ve kahraman ordumuza hediye ettim. Zaten o milletin eseridir, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım” dedi ve bu marşı Safahat’a almadı.


  15. İstiklal Marşı Nasıl Kabul Edildi?

    İstiklal Marşımız, yurdumuzun düşman işgaline uğradığı felaket günlerinde hazırlandı. Saldırgan düşmana karşı Anadolu’da tutuşan heyecanı koruyacak; vatan sevgisini ve inancı canlı tutacak bir marşın hazırlanması düşüncesi, Genel Kurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa dan geldi. İsmet İnönü böyle bir marşın Fransız ordusunda mevcut olduğunu ve bizim ordumuz için de faydalı olacağını Milli Eğitim Bakanlığına iletti. Milli Eğitim Bakanlığı da bu düşünceyi benimseyip bir yarışma düzenledi. Beğenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarışma için 734 şiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrıldı. Ama hiçbiri beğenilmedi; marş olacak değerde bulunmadı. O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in para ödülünden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmadığı öğrenildi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi şairin Meclis’teki sıra arkadaşı Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey’in yardımını istedi.

    Hasan Basri Bey bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

    ‘‘Akif Bey’in yanımda olduğu bir zaman,elime bir kağıt parçası alarak,onun dikkatini çekecek bir tarzda yazmaya başladım.

    - Ne yazıyorsun?
    - Marş…İstiklal Marşı yazıyorum.
    - Yahu sen ne adamsın? Seçilecek şiire para ödülü verileceğini bilmiyor musun? içinde para olan bir işe nasıl katılıyorsun?
    - Yarışma kaldırıldı? Seçilecek şiire ne para verilecek, ne de her hangi bir ödül. Milli Eğitim Bakanı bana güvence verdi.
    - Ya, o halde yazalım.

    İşte böylece yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığının seçici kuruluna sunuldu. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, daha önce seçilen 6 şiirle birlikte yeni şiiri Ordu Komutanlarına gönderdi. Onlardan, şiirlerin askerlere okunmasını, beğenilenleri sıralamalarını istedi. Komutanlar, kısa sürede sonucu bildirdiler: Hepsi de Mehmet Akif’in şiirini birinci sıraya almıştı. Bundan sonraki iş, İstiklal Marşı’nın T.B.M.M’ne getirip kabul ettirmekti. Marş, ilkin Meclis’in 1 Mart 1921 günü yaptığı ikinci oturumunda ele alındı. Başkan Mustafa Kemal’in söz vermesi üzerine Hamdullah Suphi kürsüye gelerek, sık sık alkışlarla kesilen şiiri okudu ve son seçimin Meclis’e ait olduğunu söyledi. O gün oylama yapılmadı. Şiirle ilgili konuşmalar ve oylama, Meclis’in 12 Mart 1921 günü öğleden sonraki oturumunda yapıldı. Bazı milletvekilleri, bir komisyon kurularak şiirin yeniden incelenmesini, bazıları da hemen görülüp karara bağlanmasını istediler. Uzunca tartışmalardan sonra, şiirin kabulü için verilen 6 önerge benimsendi ve İstiklal Marşı çoğunlukla kabul edildi.

    Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930 da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922 de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu. Marşın armonilenmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı.


  16. İstiklâl mücâdelesinin en çetin bir safhasında milletin duygularını belirtecek bir "İstiklâl Marşı"nın yazılması istenmiş ve böylece, Maarif Vekâleti tarafından bir müsabaka açılmış ve müsabakada birinciliği kazanacak zâta 500 lira nakdî mükâfat verileceği ilân edilmişti.

    Yurdun her tarafından 500'den fazla şâir müsabakaya girmişti. Fakat yazılan marşlar, milletin hissiyatına tercüman olacak bir durumda değildi.

    Mehmet Âkif, marşın mükâfatlı olmasından dolayı müsabakaya katılmamıştı. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi böyle bir marşın ancak, Safahat nâzımı şâir Mehmet Akif tarafından yazılabileceğine inanmış ve 5 Şubat 1337, Milâdî 1921 tarihinde şu mektubu kendisine yazmıştır.

    "Pek aziz ve muhterem efendim,

    İstiklâl marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamaklarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır Zât-i üstadânelerinin matlûb şi'iri vücûda getirmeleri maksadın husûli için son çâre olarak kalmıştır. Asl endîşenizin icâbettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehiç vâsıtalarından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbeti arz ve tekrar eylerim.''

    Bu mektubun yazılmasından bir ay bile geçmeden milletin istediği İstiklâl Marşı yazılmış ve kahraman orduya ithaf olunmuştu.

    Marş, Maarif Vekili Hamdullah Suphi ve arkadaşları tarafından beğenilmişti. Yalnız bu marşın üstada-ı rencide etmeden Büyük Millet Meclisi'nden nasıl geçirileceği üzerinde düşünülmüştü. Bu sıralarda Maarif Vekâletince seçilen yedi marş da Büyük Millet Meclisi'ne getirilmişti.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Mart 1337 (1921) tarihindeki toplantısında kararı, Karesi Meb'usu Basri Çantay, Meclise gelen marşlardan birinin okunması için bir takrir vermişti. Bu takrir Meclis üyelerinin re'yine sunulmuş ve tasvîb olunmuştur.

    Marşlardan birinin okunması için Meclis Reisi tarafından, Hamdullah Suphi Bey kürsüye davet edilmiş ve ezcümle şöyle konuşmuştur:

    -Arkadaşlar, hatırlarsanız, Maarif Vekâleti son mücâdelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şâirlerimize müracaat etmiştir. Birçok şiirler geldi, burada yedi tanesi en fazla vasfı hâiz olarak görülmüş ve seçilmiştir.

    Hamdullah Suphi, Mehmet Âkif'ten bir marş yazmasını rica ettiğini, marşın yazıldığını, beğenildiğini söylemiş ve intihabının Meclis'e ait olduğunu da sözlerine ilâve etmiştir.

    Hamdullah Suphi, gür sesiyle Meclis'in kürsüsünde İstiklâl Marşı'nı okumuştur.

    "Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet

    Hakkıdır, Hakka tapan milletimin İSTİKLÂL"

    mısraları ile bu marş, Meclis üyelerinin şiddetli ve heyecanlı tezahüratına vesile olmuş, salon alkış sesleriyle dolmuştur.

    Kastamonu meb'usu Dr. Suad Beyin 12. Mart. 1337 (1921) tarihinde Büyük Millet Meclisi Riyasetine vermiş olduğu takrirde:

    Riyâset-i Celîleye :

    Müzâkere kifayetini ve Mehmet Akif Beyin İstiklâl Marşı'nın kabulünü teklif ederim.

    Bundan başka Bolu meb'usu Tunalı Hilmi de takrir vermiş ise de reddedilmiş ve gene aynı tarihte Karâsi meb'usu Hasan Basri tarafından Riyâset-i Celîleye verilen takrirde:

    Riyâset-i Celîleye :

    "Bütün meclisin ve halkın takdîrâtını celbeden Mehmet Âkif Beyefendinin şiirinin tercîhan kabulünü teklif ederim. ' '

    Takrir Meclis Reisi tarafından oya sunulmuş ve kabul edilmiştir.

    Böylece Mehmet Âkif tarafından yazılan marşİstiklâl Marşı olarak ekseriyetle kabul edilmiştir.

    Kırşehir Meb'usu Müfid Efendi, bu marşın, Hamdullah Suphi Bey tarafından Kürsüde tekrar okunmasını Konya Mebusu Refik Koraltan da Milletin ruhuna tercüman olan işbuİstiklâl Marşının ayakta dinlenmesini teklif etmiştir.

    Bunun üzerine 12 Mart 1337 (1921) 'de kabul edilen ve kanuniyet kesbeden İstiklâl Marşı tekrar Hamdullah Suphi tarafından okunmuş ve marş ayakta dinlenmiştir.

    "Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakkın,

    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

    İşte bu ruh ve îmân ile Türk Ordusu Sakarya boylarında, İzmir yollarında Allah'ın lütuf ve insaniyle şecaat ve kahramanlıklarını göstermiş ve nihayet 9 Eylü 1922 tarihinde Hakk'ın vâdettiği o parlak güneş, İzmir ufuklarında doğmuş, Müslüman Türkün satvet ve kudreti karşısında düşman büyük bir hezimete uğramış ve denize dökülmüştür.

    Aziz ve mübarek vatanımızın her karış toprağı şehitlerimizin kanlariyle sulanmış, zaferin şahikasına ulaşmıştır. Nitekim İstiklâl Marşında:

    "Korkma ! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,

    O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!" mısraları ne derin bir mânâ taşımaktadır.

    İzmir'in meşhur Kadife Kalesi'nde büyük Şanlı Türk bayrağı dalgalanmağa ve şiddetli alkışlar arasında yurdun her tarafında zafer şenlikleri yapılmağa başlanmıştı.

    Mehmet Âkif'e niçin istiklâl Marşı'nı Safahâtı'na koymadığı sorulduğunda o büyük insan:

    "O benim değildir. Ancak milletimindir." diye cevapta bulunmuştu. Aynı zamanda müsabaka için ayrılan (500) TL. o zaman fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretmek, bir geçim sağlamak emeliyle teşekkül etmek üzere bulunan Darü'l Nisaiyye'ye teberru etmiştir.

    Yakın arkadaşlarından, Ankara Baytar Müdürü'nün anlattığı palto hikâyesine göre. Millî Mücâdele sırasında. Ankara Baytar Müdürlüğünde bulunmuş olan bir zât. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi konferans salonundaki bir konuşmasında şöyle demişti:

    Mehmet Âkif'in giyecek bir paltosu yoktu. Tâceddin Dergâhi'ndan Büyük Millet Meclisi'ne kadar paltosuz olarak yaya giderdi. O zamanlar Ankara'nın soğuğu çok şiddetli idi. Ben daireme gelir, paltomu Mehmet Âkif'e gönderirdim. O da giyer Meclise giderdi, İstiklâl Marşı için verilen parayı geri vermesinden dolayı kendisine, Mehmet Âkif üzerinde bir palton yok, verilen parayı da almazsın, dedim. Bunun üzerine, bana darıldı, paltomu da kabul etmedi. O soğuklarda paltosuz olarak Büyük Millet Meclisine gitti, geldi.

    Mehmet Akif'in buna benzer şahsına has daha birçok meziyetleri vardır. Dürüsttür, hattâ Harb-i Umûmî içinde kardeşinin evinde çayı şekerle içtiklerini görünce, milletin yemediğini siz nasıl yiyorsunuz, demiş ve bir müddet kardeşinin evine bile gitmemiştir.

    Mehmet Âkif'in rahatsız bulunduğu Alemdağı'nda son günlerde içlerinde Târık Us'un da bulunduğu bir grup üstadın ziyaretine gitmişler, Mehmet Âkif bitkin bir hâlde yatağında yatıyordu. Konuşma esnasında söz İstiklâl Marşı'na intikâl ettirilmiş, gelen ziyaretçilerden biri:

    — Acaba İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? demiş, bu söz üzerine yatağında bitkin bir hâlde yatmakta olan Akif; birdenbire başını kaldırmış ve ona:

    — Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!

    Evet:

    — Allah bir daha bu memleketin, bu milletin istiklâlini tehlikeye düşürmesin! Bir daha onu istiklâl Marşı yazmaya mecbur etmesin, sözüyle ziyaretçileri susturmuş, o büyük insanın ne demek istediği herkes tarafından anlaşılmıştı.

    Büyük insan Mehmet Akif Ersoy, mezarına milleti için yazmış olduğu istiklâl Marşı'yla konulmuştur. Tarihte kendi eseriyle gömülen ilk bahtiyar ölülerden biri de şüphesiz Mehmet Âkif Ersoy olmuştur.

    Cenâb-ı Hak rahmet etsin, ruhu şad olsun.


  17. İstiklal Marşıyla İlgili Detaylı Açıklamalar(12 mart)


    Açıklama-1

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde çalınan ve söylenen marşlar, padişah için bestelenen marşlardı.

    Avrupa’ya giden temizcilerimiz güç durumda kalırlardı. Çünkü ulusal marşımız yoktu. Atatürk özgürlük savaşını kazanıp genç Türkiye Cumhuriyeti’ni kurunca bir istiklal marşımızın olması gerektiğini belirtti.

    İsmet paşa o sıralarda batı cephesi komutanıydı. İsmet Paşa’nın önerisi ile Milli Eğitim Bakanlığı bir yarışması açtı. Birincilik alan şiirin şairine 500 lira ödül verilecekti. Yapılan yarışmaya 724 şair katıldı. Bu şairlerin hiçbiri ulusal duyguları ve Kurtuluş Savaşı'nın özüne yansıtacak güçte bulunmadı.

    Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ; para ödülü olduğu için yarışmaya katılmayan Mehmet Akif Ersoy'u ödül verilmeyeceğini ve şiir yazması konusunda Balıkesir milletvekili Hasan Basri Çantay ile birlikte ikna etmeye uğraşırlar.


    İstiklal Marşı Meclis'te


    1 mart 1337 (1921) meclis başkanlığında Mustafa kemal olmak üzere, meclis ikinci toplantı döneminde başlarken, bütün mebuslar hazır, localar ise dinleyicilerle dolu bulunmaktaydı. Maarif vekili Hamdullah Suphi, müsabaka Heyeti’nin seçmiş olduğu yedi şiirle, müzakerelerin başlamasını beklemektedir. Milli mücadelenin bu tarihi günde Mustafa kemal, bir yıl önce ile o yılın mukayesesinin yapıldığı açış konuşmasını yapar.

    Paşa ünvanı almış olan ismet İnönü, İnönü savaşlarının kahramanı olan büyük tezahüratlarla kürsüye geldi ve heyecanlı bir konuşma yaptı.

    Reis paşa – istiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasının heyet-i celile karar vermişti.

    Hamdullah Suphi bey- arkadaşlar, hatırlarsanız, maarif vekaleti son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi.

    İstiklal Marşının Resmen Kabulü

    Marşının resmen kabulü müzakeresi 11 gün gerçekleşebilmiştir. 12 mart 1921 günkü toplantıda başkanlık kürsüsünde doktor Adnan (Adıvar ) oturmaktadır. (Kastamonu) doktor Suat (Ertuğrul ) necim (karesi) hasan bahri (Ankara ) Şemsettin, emin, Bitlis, Yusuf ziya, Isparta,İbrahim Kırşehir Yahya galip beylerin verdikleri takrir ile oya sunularak,Mehmet Akif in yazdığı istiklal marşı ekseriyet-i azamiye ile kabul edildi.

    Müdif Efendi (Kırşehir)- Reis bey yalnız bir şey arz edeceğim. Hamdullah Suphi beyin bu marşı kürsüde bir daha akmasını rica ediyorum.

    Reis bey- müsaade buyurunuz efendim heyet-i muhtereme bu marşı kabul ettiğimizden tabii resmi bir istiklal marşı olarak tanımıştır. Bina enleyen ayakta dinlemeniz icat eder. Buyurunuz efendiler.

    Hamdullah Suphi (Tanrıöver) kürsüye gelerek İstiklal Marşı’ nın okudu. İstiklal Marşı’nın resmi marş olarak ilk defa okunması, büyük saygı ve takdir hisleriyle dolup taşıyordu. Mehmet Akif ise, müzakereler başladığında mahcubiyetten sessizce salondan ayrılmıştı.

    Meclis üyeleri şiiri ayakta alkışlarla karşıladılar.Bunlar ARASINDA Mustafa Kemal de vardı.

    Seçilen şiirin ilk iki kıt’ası beste yarışmasına sunuldu. Gelen 24 beste arasında Osman Zeki Üngör’ün bestesi birinci oldu. Osman Zeki Üngör, bu besteyi İzmir’e giren suvarilerimizin ilhamı ile yazdığını söyledi.

    Bugün büyük bir coşku ve gururla söylediğimiz ve bir bayrak, bir dil. Bir yurt gibi koruduğumuz İstiklal Marşı’mız, dünya durdukça mavi göklerde yankılanacaktır.



    Açıklama -2



    İstiklal Marşı'nın Kabulü Ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü

    Tarihimizde yer alan Türk büyüklerinin kişiliklerini hayatlarını, hatırlarını,eserlerini ve barışlarını öğrencilerimizin zihinlerinde ve gönüllerinde canlı olarak yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla ,okullarımızda TÜRK BÜYÜKLERİNİ ANMA GÜNLERİYDİ düzenlenir.Türk Büyüklerini Anma Günleri;öğrencilerimizin fikir,ahlak Milli duygu bakanlından gelişmelerine katkıda bulunacak şekilde düzenlenir.

    Bunun için okullarda öğrencilerin yaratıcı güç ve kabiliyetlerini kullanmalarına ve geliştirmelerini imkan verecek şekilde seviyelerine göre çeşitli programlar düzenlenir ve uygulanır .

    Anma günlerinde aşağıda örnek alarak verilen program uygulanabilir Anılacak kişi ile ilgili piyes oynanabilir . Anılacak kişi ilgili şiirler okunabilir.Anılacak kişinin hayatı hakkında konferans verilebilir. Anılacak kişi hakkında yazılmış olan eserler okunabilir ve kompozisyon yarışmaları yapılabilir .

    Ulusal Marş Ne Demektir ?

    Ulusal Marşlar (Milli Marşlar) ,bir ulusun bağımsızlığını simgeleyen müzik parçalarıdır .Bayrağı ve ulusal barışı olan bir ulus özgür ve bağımsız bir ulustur .Özgür ve bağımsız bir ulus olan Türk ulusunun marşı İstiklal Marşı’dır

    İstiklal Marşı’mızın Yazılması

    Kurtuluş Savaşı başlamıştır. Genel Kurmay Başkanı İsmet paşa(İnönü)cephede savaşa askerlerin moralini yükseltecek ulusal duygularını güçlendirecek ve onları coşturacak ulusal bir marşımızın olmasını düşünüyor ve istiyordu. Milli Eğitim Bakanlığı bu düşünceyi benimseyerek bir yarışma düzenledi. Yarışmayı kazanan şaire 500lira (500altın) ödül vereceği halka duyuruldu. Verilen süre içerisinde yarışmaya 734 şiir gönderildi. Bu 734 şiirden 728şiir elendi ,geriye 6şiir kaldı. Aynı zamanda milletvekili de olan Şair Mehmet Akif ulusal marş olan bir şiirin para ödülü karşılığı yazılmasına karşı olduğundan bu yarışmaya katılmamıştı. Bir arkadaşım ısrarı ve ricasıyla son anda yarışmaya katıldı. Yazdığı şiir, seçilen 6şiirle birlikte ordu komutanlarına gönderildi. Ordu komutanlarına gönderilen bu 7şiir arasından Mehmet Akif Ersoy,un eserini birinci seçtiler.

    İstiklal Marşı’mızın Kabulü

    Ordu komutanları tarafından birici seçilen Mehmet Akif Ersoy’un şiiri Milli Etim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından 1 Mart 1921 günü TBMM’de okundu. Çok beğenildi. Aynı günü defalarca okutuldu. Ancak oylama yapılmadı. Oylama 12 Mart 1921tarihinde yapıldı ve şiir İstiklal Marşı olarak kabul edildi. Şiiri İstiklal Marşı olarak kabul edilen Mehmet Akif Ersoy verilen ödülü (500lirayı) Ben bu şiiri para için yazdım diyerek bu parayı Türk ordusuna bağışladı,

    Mehmet Akif İstiklal Marşı’nı ulusumuza armağan etmiş ve safahat adlı kitabına almamıştır, Nedenini sorulduğunda o şiir artık benim değildir.O ulusun malıdır.” demiştir.


  18. İstiklal Marşı’nın Kabulü İle İlgili Oratoryo -1



    1. SES: Yenilmişti ordularımız,yıkılmıştı Anadolu,

    Yıllarca süren savaşlarda göz yaşı dökmüştü analar,

    Cephelerden dönmeyen kınalı kuzularının ardından.

    Ve çocuklar…Babalarını sormaktan analarına,

    Kaçırır olmuştu gözlerini analar çocuklarından.

    Gelmiyordu cephelerden babalar,

    Işımıyordu çocuk yüzlerdeki gözler



    2.SES: Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş

    Bütün tersanelerine girilmiş,bütün orduları dağıtılmış

    Ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş



    3.SES:Ve sancak…

    Ve al sancak…

    Ve bu şafaklarda nazlı nazlı yüzen al sancak…

    Ve korkuyordu bu şafaklarda yüzyıllardır

    Nazlı nazlı yüzen al sancak

    Korkuyordu… Korkuyordu… Korkuyordu

    Bu şafaklarda,

    Nazlı nazlı yüzen

    Al sancak

    Korkuyordu



    KORO: Korkma,sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak

    O benimdir, o benim milletimindir ancak.



    4.SES: Dört bir yanından memleketimin,

    Yakıp yıkarak,silip süpürerek gelen çekirge sürüleri

    Şimdi Anadolu'daydı.

    Türkün son kalesinde, son sığınağında

    Harap olmuş bahçeler, viran olmuş bağlar

    Bülbül ötmez güller açmaz olmuştu

    Ve bayrak…

    Kederliydi,düşünceliydi

    Asıktı çehresi,çatıktı kaşları



    KORO: Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl!

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl

    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!



    5.SES: Nasıl tutsak olurdu bu vatan?

    Nasıl tutsak olurdu bu gök?

    Nasıl tutsak olurdu bu dağ, bu taş, bu ova?

    Nasıl tutsak olurdu bu gök altında

    Bu vatanda, dağda,taşta ,bu ovada yaşayan, bu millet?



    6.SES:Ve tutsak edeceğini sanarak Gafil

    Bu vatanı bu milleti

    Topuyla,tankıyla,tüfeğiyle, donanmasıyla geldi



    7.SES:Geldikleri gibi giderler



    KORO: Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.



    8:SES: Çelik medeniyetinin, çelik ruhlu insanları

    Çelikten silahlarıyla geldiler.

    Kimi yamyam,kimi Hindu, kimi bilmem ne bela

    Çelik ruhlarıyla ve çelik bedenleriyle

    Ölüm yağdırdılar garbın afakından



    9:SES: Garbın mazlum evladının tek silahı, iman dolu göğsüydü.

    Yoktu başka hiçbir silahı, doğruydu



    10.SES:Ama insandı daha

    Kalbi taşlaşmamıştı göğüs kafesinde

    Kendini yok etmek için gelmiş, canına kast eden

    Düşman askeri için de göz yaşı dökebilir Ve ekmeğini de bölüşebilirdi



    11:SES:Çünkü insandı daha

    Sömürmez,yağmalamaz,talan etmezdi

    Ve bunlar için savaşmazdı

    Yaşamasını da bilirdi adam gibi ölmesini de

    Adalet,vatan ve istiklal

    Yaşamak da ölmek de

    Savaş da barış da bunlar içindi

    Çünkü o garbın mazlum evladıydı



    12.SES:Çelik medeniyetinin, çelik ruhlu insanları,

    Çelikten silahlarıyla geldiler.

    Kimi yamyam,kimi Hindu, kimi bilmem ne bela

    Çelik ruhlarıyla ve çelik bedenleriyle

    Ölüm yağdırdılar garbın âfâkından



    KORO:Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar?

    Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.



    13:SES:Namus ve şeref diyarıydı bu diyarlar.

    Namuslu ve şerefli insanlar yaşardı bu diyarlarda.

    Her kes içindi özgürlük adalet hürriyet.

    Şimdiyse,dünyanın dört bir yanından,

    Yurdumu kuşatmaya gelmişti alçaklar!



    14:SES:Yurdumu, kuşatmaya gelmişti, alçaklar!



    KORO:Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın.

    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın



    15:SES:Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır!



    16:SES: Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır!



    17.SES: “Ben, size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum!”



    18.SES: İtiraz etmediler,

    Hayatlarının baharında,

    Tomurcuk bir gonca gibi düştüler toprağın kara bağrına.

    Kanlarıyla suladılar zafer çiçeğini

    Kana kana içtiler şehâdet şerbetini.



    KORO:Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı;

    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı:

    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.



    19.SES.Sanmıştı ki tek dişi kalmış canavar

    Sahipsizdi bu topraklar.

    Elini kolunu sallayarak gelecek

    Şehit kanlarıyla sulanmış bu topraklara sahip olacak.

    Sanmıştı ki kalmamıştı bu cennet vatanın uğruna feda olacak



    KORO:Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda

    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

    Canı,cânanı, bütün varımı alsın da Huda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda



    20.SES:Düşman çizmeleri mi çiğneyecek ti bu vatanı?

    Nâmahrem eller mi dokunacaktı mabedimin göğsüne

    Dinin temeli olan ezanlar susacak mıydı?

    Memleketimin göğünde



    KORO:Ruhumun senden , İlâhi, şudur ancak emeli:

    Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli

    Bu ezanlar -ki şahâdetleri dinin temeli-

    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli



    KORO:O zaman bin secde eder-varsa- taşım,

    Her cerîhamdan, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,

    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım



    KORO:Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl,

    Ebediyen sana yok, ırkıma yok, izmihlâl:

    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!


  19. İstiklâl Marşı’nın Açıklaması


    Millî ve manevî değerleri coşkunlukla işleyen edebî eserler, o milleti manen kuvvetli kılar. Savaş sırasında cephedeki askere cesaret ve kuvvet, geride kalana sabır ve metanet verecek şiirlere, hikâyelere, destanlara, türkülere ihtiyaç vardır. Böyle buhranlı devrelerde, milletin şâirlerden, yazarlardan beklediği manevî destek budur.


    İşte Âkif, Türk milletine, cesaret, metanet, sabır aşılamak, daha doğrusu onda mevcut bulunan bu duyguları harekete getirmek üzere kaleme aldığı şiirine "korkma" sözüyle başlıyor. "Al sancak" yâni bayrak, bir milletin istiklâlinin sembolüdür. O elden ele dolaşan bir meş'ale gibi nesilden nesile sönmeden, yere düşürülmeden devredilecektir.


    Bayrağın sönmesi, Türk milletinin istiklâlini kaybetmesi, "yurdun üstünde tüten en son ocağın sönmesi" ise, son Türk erkeğinin ölümü demektir. O hâlde, son Türk erkeği, son nefesini vermeden, Türk istiklâlini yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zîra bayrağımız, milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir. Bize, milletimize aittir. Biz yaşadıkça onu kimse elimizden alamaz. Bu kıtada anlatılanları bir cümle ile ifâde etmek istersek; Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe, istiklâlini kimse yok edemez.


    Şâir ikinci kıtada; bayrağımızın o zamanki kırgın, küskün, öfkeli hâlini dile getiriyor. Türk vatanının bâzı kısımları istilâ edilmiştir. Bu yüzden bazı bayraklarımız indirilmiş, yerlerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke hâlini ifâde eder. Kaş bizim edebiyatımızda hilâle benzetilir. Sevgilinin kaşları dâima hilâl şeklinde gösterilmiştir. Sevgili de nazlı bir güzeldir. Aşıkına eziyet etmekten, onu üzmekten zevk duyar. Bayraktaki hilâl de, tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk ırkını üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği ise, gülen bir yüzdeki kaşlar gibi, hilâlin açılmasıdır. Türk milleti, bayrağımızı yine göklerde dalgalanır hâlde görmeyi arzu etmektedir. Bir aşıkm sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi, istiklâle âşık Türk milleti de istiklâlin sembolü olan bayraktan, yüzünün gülmesini, hilâl şeklindeki kaşının açılmasını beklemektedir. Bu ise milletimizin en tabiî hakkıdır. Çünkü, Türkler, istiklâlleri, bayrakları uğruna pek çok kan dökmüştür. Bu kanları bayrağa helâl etmesi için, onun da artık nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması lâzımdır. Bu kıtada, Mehmet Âkif, üstü kapalı olarak Allah'a hitap etmekte, Türk milletine bu dayanılmaz hâli, düşman istilâsını reva gördüğü için, Allah'a serzenişte bulunmaktadır. Zîra Müslüman Türk milleti, asırlarca îlâ-yı kelimetullah (Allah kelâmını, Kur'anı yüceltmek) İslâm dînini ve adaletini dünyaya yaymak için savaşmıştır (gaza etmiştir). Bu uğurda pek çok şehit vermiştir. Böyle bir milletin düşman istilâsına uğraması haksızlıktır. Bu durum ancak günahkârlara reva görülebilir bir cezadır. Türk Milleti dâima Hakk'a (Allah'a) inandığı, taptığı, onun yolundan ayrılmadığı için bu cezayı hak etmemiştir. Onun hakkı istiklâldir.


    Üçüncü kıt'ada şâir "ben" diyor. Ancak kastettiği mânâ aslında "biz"dir. Türk milleti adına konuşmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır, dâima da hür yaşayacaktır. Ona esaret zinciri vurmaya kalkışmak çılgınlıktır. Zîra böyle bir harekete yeltenenler ağır şekilde cezalandırılır. Türk milleti, hürriyeti ve istiklâli uğrunda, önüne çıkacak her engeli aşacak kudrettedir. O böyle yüce bir gaye için, dağları yırtmak, engin denizleri taşırmak,bendleri aşmak gibi olağanüstü hareketleri başarabilecek güçtedir. Ergenekon Efsânesi, Türk'ün bu üstün vasfını ifâde etmektedir.


    Dördüncü kıt'ada, şâir, vatanımızı istilâya yeltenen Avrupalılar'a meydan okuyor. Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türklüğü dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, bu artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îrnanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdenize dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terketmiştir.


    Beşinci kıt'ada, şâir yine kahraman Türk askerine hitâp ediyor Türk yurduna alçakları (düşmanları) uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini tavsiye ediyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler, düşmana mâni olacaktır. Bu kıt'ada "uğratmak" sözü de tesadüfen kullanılmış değildir. Şâir bu sözü, "Düşman yurdumuza girmesin", "Onu yurda sokma" mânâsına kullanmamıştır. "Uğramak" bir yerde çok kısa bir süre için bulunmaktır. Mehmet Âkif, düşmanın çok kısa bir süre için de olsa, yurdumuzda bulunmasına müsamaha edilmemesini Türk askerinden islemektedir. Şâir, bu hayâsızca akının uzun sürmeyeceğine, Allah'ın Türk milletine (Kur'ânda) vaadettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır. Bu îmanını, orduya da aşılamak arzusundadır.


    Altıncı kıt'ada da şâir, Türk ordusuna vatanın kutsiyetini hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük fark vardır. Toprağı vatan hâline getiren onu elde etmek ve korumak için şehit olan atalarımızın, o topraktaki mezarlarıdır. Kısacası alelâde toprak büyük bir değer taşımaz. Ama vatan toprağı, uğrunda şehit olan atalarımızın kaniyle sulanmış olduğu, şehit mezarlarıyla dolu bulunduğu için mukaddestir.

    Bu vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde vardır. Ancak şehit atalarımızın mezarları sâdece bu vatanın üzerinde mevcuttur. Bu yüzden vatanımızı korumak için seve seve canımızı veririz. Yedinci kıt'ada da, aynı duygu ve düşünceler işleniyor. Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanın ruhu, dini inançlarımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz, bu vatan topraklarında yattığı için, vatanımız da cennetten farksızdır. Bu vatan topraklarının her tarafı şehit mezarlarıyla baştan başa doludur. O kadar ki, toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Bu yüzden de, bu vatan bizim en mukaddes, en sevgili varlığımızdır. Canımızı, canımızdan çok sevdiğimiz insanları, varımızı yoğumuzu Allah'a seve seve veririz. Esasen her şeyi bize veren Allah'tır. İstediği zaman da elimizden alır. Onun emrine karşı gelmek, isyan etmek aklımızdan geçmez. Fakat Allah'tan bir tek dileğimiz vardır: O da bizi yaşadığımız sürece vatanımızdan ayrı düşürmemesidir.


    Şâir, sekizinci kıt'ada Allah'a hitâp ediyor. Şâirin Allah'tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani "eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü" demektir. Günde beş vakit okunan ezan'ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-l şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.


    Dokuzuncu kıt'ada, ezan sesleri, yurdumuzun üstünde inlediği müddetçe şehitlerimizin de ruhlarının şâdolacağına işaret ediliyor. Ezan sesi, sadece yaşıyanlara değil, ölülere, hattâ onların mezartaşlarına bile tesir eden yüce bir mânâ taşır. Şehit atalarımızın maddeden tecerrüd etmiş (sıyrılmış) ruhları yerden fışkırarak ezan sesiyle ayağa kalkacak ve arşa yükselecektir.


    Son kıt'ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yokolmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah'a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.


    Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt'ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı başarmıştır.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
mektup örnekleri